<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitapkolik.Net, Kitap Severler Burada Buluşuyor... &#187; Röportajlar</title>
	<atom:link href="http://www.kitapkolik.net/category/roportajlar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kitapkolik.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Jan 2012 14:32:05 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>İskender Pala&#8217;nın yeni romanı &#8220;OD&#8221;</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/iskender-palanin-yeni-romani-od</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/iskender-palanin-yeni-romani-od#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Oct 2011 15:07:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[iskender pala od]]></category>
		<category><![CDATA[iskender pala od kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[iskender pala yeni kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[iskender pala yunus emre kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[od kitap özeti]]></category>
		<category><![CDATA[zaman gazetesi kültür sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=645</guid>
		<description><![CDATA[Not: Haber Zaman Gazetesinden alıntıdır...
İskender Pala, son romanı &#8216;OD&#8217;da Yunus Emre&#8217;yi konu ediniyor. Yunus  ile birlikte büyük bir insanlık fikrinin yeşermesini anlatan romanda  Mevlânâ&#8217;dan Barak Baba&#8217;ya, Hacı Bektaş&#8217;tan Turakçın Baba&#8217;ya Temür Alp  Ata&#8217;dan Tapduk Emre&#8217;ye Anadolu&#8217;yu sabır, aşk ve inanç mayasıyla  kuranların hikâyesi dile geliyor.


İskender Pala, &#8220;Babil&#8217;de Ölüm İstanbul&#8217;da Aşk&#8221;, &#8220;Katre-i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<pre id="news-detail-spot"><span style="color: #3366ff;"><em>Not: Haber Zaman Gazetesinden alıntıdır...</em></span></pre>
<div>İskender Pala, son romanı &#8216;OD&#8217;da Yunus Emre&#8217;yi konu ediniyor. Yunus  ile birlikte büyük bir insanlık fikrinin yeşermesini anlatan romanda  Mevlânâ&#8217;dan Barak Baba&#8217;ya, Hacı Bektaş&#8217;tan Turakçın Baba&#8217;ya Temür Alp  Ata&#8217;dan Tapduk Emre&#8217;ye Anadolu&#8217;yu sabır, aşk ve inanç mayasıyla  kuranların hikâyesi dile geliyor.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>İskender Pala, &#8220;Babil&#8217;de Ölüm İstanbul&#8217;da Aşk&#8221;, &#8220;Katre-i Matem&#8221;  ve &#8220;Şah&amp;Sultan&#8221;ın ardından bu kez de Yunus Emre&#8217;nin romanını yazdı.  Şiirleri gönülden gönüle dolup dilden dile dolaşan Yunus Emre, bu kez  &#8220;OD&#8221;un ana kahramanı olarak karşımıza çıkıyor. 10 Ekim&#8217;de Kapı Yayınları  arasında çıkacak olan romanda, 13. yüzyılda bir diriliş sesi olarak  ortaya çıkan Yunus&#8217;un hamlıktan saflığa geçişi okunuyor.</p>
<p>Roman, Molla Kasım ile başlıyor. Yunus Emre&#8217;nin şiirlerinde  karşılaştığımız Molla Kasım, Yunus&#8217;la birlikte kendisini de zamanın  terazisinde tartıyor. &#8220;OD&#8221;, 13. yüzyılın karmaşasında Anadolu&#8217;yu sabır,  aşk ve inanç mayasıyla kuranların da hikâyesi bir bakıma. Gönül erleri,  aşkla yoğrulurken Anadolu&#8217;yu da yoğuruyorlar. Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ,  Yunus Emre, Barak Baba, Temür Alp Ata, Satı Nine, Tapduk Emre&#8230;  Dahası, Hasan Sabbah&#8217;ın adamları, Moğollar, Haçlılar, Dervişler,  Abdallar&#8230; İnsan insana, zaman zamana, ses sese, aşk aşka, kılıç kılıca  karşı. Bazen ayrı, bazen bir. Anadolu varlığı elmas bir mücevher haline  gelinceye değin süren çalkantı, döne dolana Yunus&#8217;u var ediyor. Romanda  Yunus Emre&#8217;nin Yunus Emre olmasında Hacı Bektaş ve Mevlânâ&#8217;nın  yankılarını da buluyoruz. Yunus Emre&#8217;nin Sitare, diğer ismiyle Elif&#8217;e  duyduğu aşk da önemli bir yer tutuyor romanda. Yunus, Sitare&#8217;sini erken  yaşta yitirir. Ebedi aşk, ilahi aşkın eşiği Sitare&#8217;nin gözleri, elleri  ve sesindedir. Oradan şiire gidecektir Yunus Emre. Dağlar ile taşlar ile  çağırmanın sırrına erecektir. Yunus, romanda çok sevdiği oğlunu da  kaybeder. Yazar, Yunus&#8217;un acısıyla zamanın ve coğrafyanın acısını  birleştiriyor &#8220;OD&#8221;da.</p>
<p>Haçlı istilacıları, Moğol askerleri, hırsızlar, uğursuzlar,  Alamut fedaileri Anadolu&#8217;yu bir mezar soyguncusu gibi deşer dururken,  alttan alta gönlün ve aşkın saati büyük insanlık düşüncesine doğru  çalışmakta, zemberekler gerilmekte, güneş büyük doğuşuna  hazırlanmaktadır. Anadolu bozkırlaşırken mana erlerinin sayısı  artmaktadır. Zulüm ve acı kol gezerken aşk ve şiir yeşermektedir.  İskender Pala, Yunus adında garip bir kişinin hikâyesini anlatırken, o  garip, yalın ve sıradan hikâyenin, geleceğin kuruluşunda oynadığı kritik  rolü de işaretlemiş oluyor. Yunus ile birlikte sadece bir büyük şiir  gelmez, büyük bir insanlık fikri de gelir. &#8220;Ben gelmedim kavga için&#8230;&#8221;  diyen şair, sadece kendi gönlünü kurmaz, gelecekteki insanlığın da  gönlünü kurabilecek şiirler yazar. ZAMAN KÜLTÜR-SANAT</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1186938&amp;title=yunus-emrenin-romanini-yazdi">Link</a><a href="http://www.kitapkolik.net/wp-content/uploads/iskender-pala1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-646" title="iskender-pala" src="http://www.kitapkolik.net/wp-content/uploads/iskender-pala1-300x241.jpg" alt="iskender-pala" width="300" height="241" /></a></div>
</div>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=645" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/iskender-palanin-yeni-romani-od/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Elif Şafak &#8211; İskender Kitabı Röportajı</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/elif-safak-iskender-kitabi-roportaji</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/elif-safak-iskender-kitabi-roportaji#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2011 13:20:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>TugceBaysal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender arka kapak]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender çalıntı mı]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender ekşi sözlük]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender kitabını oku]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender konusu]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender sözler]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak iskender yorumlar]]></category>
		<category><![CDATA[iskender kitabının konusu yorumları]]></category>
		<category><![CDATA[isklender kitabından sözler]]></category>
		<category><![CDATA[yüksel şengül röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=588</guid>
		<description><![CDATA[Son  15 yıllık süreçte Elif Şafak’ın sekizinci romanı oldu ‘İskender’.  Şafak’la, Doğan Kitap’tan çıkan ve geniş yankılar yaratan bu son  romanını, kadın sorunlarını, sinemayı, tiyatroyu ve tasavvufu konuştuk.
Romanları  milyonlar satan Elif Şafak, son derece sakin, dingin ve sessiz bir  kişiliğe sahip&#8230; Üstelik onun bu hali, karşısındakine de geçebiliyor.  Belki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son  15 yıllık süreçte Elif Şafak’ın sekizinci romanı oldu ‘İskender’.  Şafak’la, Doğan Kitap’tan çıkan ve geniş yankılar yaratan bu son  romanını, kadın sorunlarını, sinemayı, tiyatroyu ve tasavvufu konuştuk.</p>
<p>Romanları  milyonlar satan Elif Şafak, son derece sakin, dingin ve sessiz bir  kişiliğe sahip&#8230; Üstelik onun bu hali, karşısındakine de geçebiliyor.  Belki de sevilmesinin, çok okunmasının sihri buralarda saklı.  Buluştuğumuz Haliç kıyısındaki restoranda, önce son romanı ‘İskender’le  başlıyoruz sohbetimize&#8230;</p>
<p><strong>‘İskender’ son günlerde üzerinde en çok konuşulan roman oldu. ‘İskender’le ilgili neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Ben  bu romanda birçok karaktere büründüm. Esma, Yunus, Pembe oldum. Ama en  zoru İskender olmaktı. Çünkü İskender kalp kıran, etrafına karşı hoyrat  davranan, sertlikleri olan ama aynı zamanda sırça bir kalbe sahip bir  erkek. İncittiği kadar aynı zamanda incinen de biri. Kendimi onun yerine  koymak benim için bir sınavdı. Zaten kapak fikri de oradan çıktı. Ben o  sınava o kadar odaklandım ki… Bir buçuk sene boyunca “İskender olsa  nasıl düşünürdü, nasıl yürürdü?” derken, onun gerçek bir insan olduğunu  zannetmeye başladım. Yazdığınız karakterle o kadar hem hal oluyorsunuz  ki, bir noktadan sonra o yaşamaya başlıyor.</p>
<p><strong>Bir kadın yazarın, erkek olması, o karakteri yaratması çok zor olmalı&#8230;</strong></p>
<p>Kadın  yazar için erkek karakterin yerine kendini koyabilmesi, oradan dünyaya  bakması zor bir şey. Zaten roman kapağı, bu değişimin simgesi oldu.  İskender’den erkek gibi davranması, olduğu insan değil de olmadığı bir  şeye soyunması isteniyor. Hatta buna mecbur ediliyor.</p>
<p><strong>İskender’i yazarken, kim ya da kimlerden esinlendiniz? Var mı yaşayan benzerleri?</strong></p>
<p>Bence  çok var. Tabii ki bu kahraman (İskender) hayal gücümün bir ürünü ve ben  romanlardan çıkarak genelleme yapmayı sevmiyorum. “İskender şöyle  insanları temsil ediyor” diyemem. İskender gözümde tekil bir hikayedir  ama tabii ki hep çevremizden besleniyoruz, etkileniyoruz. Gördüklerimiz,  okuduklarımız, kadının yaşadıkları, kadına yönelik şiddet, bence  bunları az buçuk vicdanı olan herkes kaygıyla izliyor. Üzerimize  giydirilen bir erkeklik ve kadınlık kalıbı var. Kalıpların giydirilmesi  de aileden başlıyor. Bu noktada çocuklarımızı çok incitiyoruz. Sonra o  çocuklar daha hırçın büyüyor. İskender daha serseri ve bıçkın birine  dönüşüyor. İncine incine incitmeyi öğreniyor. İnciten insanın da nerede  incindiğini göreceğiz ki, o zinciri kırabilelim.</p>
<p><strong>İskender oldunuz, erkeklerin dünyasını yaşamaya çalıştınız. Nasıl bir dünya o dünya?</strong></p>
<p>İskender  karakterini içselleştirdikçe, erkekliğin zor bir şey olduğunu anladım.  Ama her iki cins için de zorluklar var. Keşke bir günlüğüne erkekler  kadın, kadınlar erkek olsa. Belki de daha iyi anlarız birbirimizi.  İskender’i yazabilmem için de benim bazı aşamalardan geçmem gerekiyordu.  Bir aile hikayesini ancak anne olduktan ve 40 yaşına yaklaşınca  yazabilirdim. Daha önce yazamazdım gibi geliyor.</p>
<p><strong>‘İskender’ nasıl bir roman?</strong></p>
<p>Çok geniş açılı, cesur, hüzünlü, duyarlı, değişime inanan, çok önemli ailevi meselelere eğilen ve umut dolu bir roman.</p>
<p><strong>Romanın akışı içinde tasavvuf İskender’in hayatına girince değişime uğruyor.</strong></p>
<p>Tasavvufun  birçoğumuza iyi geleceğine inanıyorum. En azından bana iyi geldi, bunu  biliyorum. İnsan nereden bilir? Kendinden bilir. Keşke çok daha fazla  insan bu felsefeyle tanışsa, tabii ki bunu kendi sınırları ve yaşantısı  içinde idrak ederek… Onun için o kitapta ucunu açık bırakmak istedim,  karar okurun.</p>
<p><strong>Bu bir aile romanı. Ailesiz büyüdüğünüz için mi hep aileler konusu sizi çekiyor ya da düşündürüyor?</strong></p>
<p>Bence  çok etkisi var. Kendi ailesizliğimin, çocukluğumdan itibaren yarı gıpta  ve yarı merakla aileleri izlemenin muhakkak ki etkisi var.</p>
<p><strong>Elif Hanım, Türkiye’de kadın olmak beraberinde hangi temel zorlukları getiriyor?</strong></p>
<p>Gayet  ataerkil bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Bunu görmemiz lazım, bu çok  farklı seviyelerde ve düzeylerde işliyor ama gayet ortada. O kadar ki  bazen hiç ummadığınız bir yerde karşınıza çıkabiliyor. Aydın çevrelerde  bile rastlayabiliyorsunuz. Bunun bir sınır ve coğrafyası yok. Benim  gözümde bu konu o kadar karmaşık bir şey ki, ben ataerkillik dendiğinde,  erkeğin kadına zulmü gibi bir şey algılamıyorum. Bence biz kadınların  da birtakım adaletsizliklerin ve haksızlıkların devam etmesinde rolü  var. Bizim de onunla yüzleşmemiz lazım ama bence en önemlisi mevcut  sistem kadınları mutsuz ettiği kadar, erkekleri de mutsuz ediyor. Çünkü  erkeklerin üzerine de kalıplar giydiriyor ve onun azıcık üzerine çıkmaya  çalışanla alay ediyor, onu rencide ediyor. Onu da aşağılıyor, yeterince  erkek değilmiş gibi hakaret ediyor. Erkek için de bunlar çok zor, o da  mutsuz oluyor. Son dönemde artan kadın cinayetleriyle ilgili haberleri  okuduğumuz zaman kurbana, incitene bakıyoruz. Ama arkasındaki hikayeyle  ilgilenmiyoruz. Sorunu çözmek için o hikayeleri de görmeli, toplumun  bunda ne kadar rolü olduğunu anlamalıyız. Ülkemizdeki bu cinsiyetçi  kalıbın değişmesi gerektiğine inanıyorum. Biz İskender’i anlamadıkça,  İskender gibileri çözemedikçe bu sorunları ortadan kaldıramayız.</p>
<p><strong>Şöyle  yazmışsınız: “Gönlü pak olanın sevgisi de saf olur. Şu hayatta insan en  çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa  bile kanar hikaye, içten içe&#8230; Attığımız her adım, yaptığımız her işte  kendimizi yansıtırız. Budur çözülmesi gereken bilmece&#8230;” Romanın  anafikri midir bu?</strong></p>
<p>Bence  öyle. Özü, çekirdeği bu. Tabii burada bir sürü fikir var. Öyle bir öz  ki, bir sürü şeyi de beraberinde doğuruyor. Aşktan bahsediyoruz, aşık  olduğumuzda tamamen o kişiye odaklanır, ondan konuşuruz. Ama öncelik  “Benden nasıl bir aşık olur? Benim kumaşım nedir?” diye düşünmeliyiz.  Çünkü ilişkide bunu o kadar yansıtıyoruz ki… Mesela kavgacı bir  insansak, muhakkak o aşk üzüntüler ve kavgalarla dolu olacaktır. Hayata  kalender meşrep bakan insanın aşkı da tatlanacak, güzelleşecek. Gönlü  yumuşak olanın aşkı da yumuşak, huzurlu olacak. Kişiliklerimizi  yansıtıyoruz. O yönünü hiç düşünmüyoruz.</p>
<p><strong>Tasavvufla tanışmanızla birlikte hayata farklı bakan yeni bir Elif Şafak oluştu galiba…</strong></p>
<p>Tasavvufa  ilgi duymam 20’li yaşlarımın başında oldu. Üniversite yıllarımda çok  merak duydum ama entelektüel bir meraktı, yani konuyu merak etmiştim.  Kitapları merak ettim. Hayatımda pek çok şeyi kitaplar açtı. Benim kapım  kitaplardır. Bu kapıyı da bana kitaplar açtı. Kendimce geçtiğim yollar  var ve her birinin izi kalıyor. Ama o bağ zamanla akıldan kalbe iniyor.  Bana çok yol gösterdi, hâlâ da gösteriyor. Kendimi bir şey bilen değil,  arayan bir insan olarak görüyorum. “Bilenlerden misin, öğrenenlerden  misin?” diye sorsanız, “Ömür boyu öğrencilik bana çok güzel geliyor”  derim. Her an öğrenmeye devam etmek… O yüzden bir yolda karar kılıp  nokta koymak yerine, ona üç nokta koymak bana daha doğru geliyor. Bir  şey söylüyorum, üç nokta yarın değişebilir. İnsan sudan yapılmış,  maddemiz bu, o yüzden akacak, muhakkak değişecek. Kalbimizi ve zihnimizi  açık tutmalı, insanları yargılamadan, yaftalamadan bir görmeye  çalışmalıyız.</p>
<p><strong>Namaz kılar mısınız, oruç tutar mısınız?</strong></p>
<p>RÖPORTAJIN DEVAMI <a href="http://www.haftasonu.com.tr/index.php/roportaj/item/404-elif-safak-romanlarimdan-film-yapilmasini-isterim.html"><strong><span style="color: #800080;">HAFTA SONU DERGİSİNDE</span></strong></a></p>
<p>Yüksel ŞENGÜL</p>
<p>03-09 Ağustos 2011</p>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=588" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/elif-safak-iskender-kitabi-roportaji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pucca  Günlük Röportaj</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/pucca-gunluk-roportaj</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/pucca-gunluk-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jun 2010 10:28:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Aptalın Büyük Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[pucca günlüğü kitap]]></category>
		<category><![CDATA[pucca günlüğün sahibi kim]]></category>
		<category><![CDATA[pucca günlük]]></category>
		<category><![CDATA[pucca günlük kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[pucca resimleri]]></category>
		<category><![CDATA[pucca röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=170</guid>
		<description><![CDATA[Elif Berköz Ünyay-elif.berkoz @ milliyet.com.tr
Bir ara önünde kayıt cihazı olduğunu unuttuğunu sandım. Çünkü neredeyse bütün hayat hikayesini anlattı bana, tüm ayrıntılarıyla, tüm acıtan yanlarıyla. Sansürsüz bir şekilde. Ondan başka ne bekliyordum, bilmiyorum! Bloguna yazar gibi konuşuyor. Ağzından küfür eksik olmuyor. Erkek arkadaşı ve cinsel ilişkileri konusunda espriler yapıyor.
Yaklaşık bir yıldır blogunun takipçisiyim. Gazete sabahlamalarında okuyup [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Elif Berköz Ünyay-elif.berkoz @ milliyet.com.tr</em></p>
<p>Bir ara önünde kayıt cihazı olduğunu unuttuğunu sandım. Çünkü neredeyse bütün hayat hikayesini anlattı bana, tüm ayrıntılarıyla, tüm acıtan yanlarıyla. Sansürsüz bir şekilde. Ondan başka ne bekliyordum, bilmiyorum! Bloguna yazar gibi konuşuyor. Ağzından küfür eksik olmuyor. Erkek arkadaşı ve cinsel ilişkileri konusunda espriler yapıyor.<br />
Yaklaşık bir yıldır blogunun takipçisiyim. Gazete sabahlamalarında okuyup kahkahalar attığım, iş arkadaşlarımın “Kime gülüyorsun bu kadar?” dediği kız o. Günlük olarak tuttuğu blogunun adı Pucca, gerçek ismi ise bende saklı.<br />
Pucca ile röportaj yapmak için bir bahane arıyordum. Okuyan Us Yayın’ın Diz Üstü Edebiyat serisinin ilk yazarının o olması röportajı ayarlamama vesile oldu. İlk gazete röportajı siftahını da benimle yaptı.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Bu blog nasıl ünlendi? Kulaktan kulağa mı yayıldı?</strong></span><br />
Galiba. Önceleri birkaç izleyicim varken bu rakam zamanla 3 bini buldu. “Millet elin kızının yattığı kalktığı erkekleri ne yapsın?” derken kitabım bile çıktı! Kitapla birlikte 10 bine ulaştı günlük izleyici sayısı.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Blog yazmaya başlama nedeniniz eski sevgilinizden intikam almakmış. Nasıl bir intikam planını uygulamaya soktunuz blogunuzla birlikte?</strong></span><br />
Yıl 2006. “Onunla evlenmek benim kaderim” dediğim, yıllarımı adadığım sevgilimle ayrılıyorduk. Kıskançlıktan ötürü beni ağzımdan, burnumdan kan gelene kadar dövdüğü de oluyordu ama ne akla hizmetse ben ona çok âşıktım.<br />
Bir gün aynada kendime bakarken göz kenarlarımdaki kaz ayaklarımın üzüntüden ne kadar belirgin hale geldiğini görünce kararımı verdim. O da dünden hazırmış gibi “Tamam ayrılalım” dedi. İlişki sonlanınca ben bunalıma girdim.<br />
Evden dışarı çıkmıyordum ve feci yemek yiyordum. Bir arkadaşımdan yeni bir sevgilisi olduğunu öğrenince çıldırdım.</p>
<p>“Yaralı ayı saldırır, ben de beni bırakan sevgilimi blogla rezil etmeye çalıştım”</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Neden? Aylarca sizin için yas tutmasını mı bekliyordunuz</strong>?</span><br />
Evet. Beni nasıl bu kadar çabuk unuturdu! Üstelik ilişki bittikten sonra yeni sevgili bulan kişi ben olmalıydım. “Ayrıldık, yeter ki o mutlu olsun” deyip olaya mazoşist yaklaşmaktansa sadistliği tercih ederim. Bana göre benden ayrılan her erkek ilişkimiz bittiği an ölebilir. Neyse, yaralı ayı saldırır işte! O bunalımlı günlerde kahvaltıda peynir yer, yanında Passiflora içerdim. Oyuncak bebeğimin adı da Rapunzel’di. Blogumun adını yani Passiflora-Rapunzel’i böyle koydum. Blogla ilgili ilk icraatım da eski sevgilimin yüzünün fotoğrafını ilişkiye giren eşcinsel fotoğraflarının üzerine yapıştırmaktı. Blogda kocaman adı-soyadı yazıyordu. “İ..e bilmem kim” şeklinde. Fotoğraflarının üzerine “Erkek arıyorum” başlığını koydum falan.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Blogun ismi nasıl Pucca’ya dönüştü?</strong></span><br />
Bir arkadaşım çizgi film karakteri Pucca’nın bebeğini gönderdi bana Amerika’dan. Bebek bana benziyordu, siyah saçlı, çekik gözlü. Ve sürekli erkek arkadaşının peşinden koşan bir karakterdi Pucca. Aynı benim eski sevgilime yapışmam gibi. Blogun ismini Pucca olarak değiştirdim.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Erkek arkadaşınız sizin blogunuzdan kendine hakaret edildiğini öğrendi mi?</strong></span><br />
Ne yazık ki hayır. O benim canımı acıtmıştı ama ben onunkini acıtamadım. Blog işe yaramayınca işyerini arayıp herkese borcu olduğunu söyledim arkadaşlarına. Patronunun kulağına gitsin diye. Ailesiyle yaşıyordu. Ev adresini verip porno dergiye abone yaptım. Ama “Bunları sen mi yapıyorsun?” diye beni aradığında hep inkar ettim, “Benimle barışmak için bahane arama” diye yüzüne kapattım telefonu. Kimliğimi açıklamamamın nedeni eski sevgilimdi başlarda. Sitede yaptıklarımı görse eline bir çifte alıp beni vururdu kesin. Baktım bunlar beni tatmin etmiyor, blog aracılığıyla günlük tutmaya başladım. Hayatımı, erkekleri, ilişkilerimi anlattım.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Gerçekten hayatınızda bu kadar matrak malzeme var mı? Yoksa eğlenceli olsun diye bazen abarttığınız oluyor mu?</strong></span><br />
Hepsi gerçek. Sadece ufacık bir olay hakkında bile espriyle harmanlayarak üç sayfa yazabilirim. Benim çocukluğum, aşk hayatım hep bok gibi geçti. Artık detaycı tarafımı kullanıp hayatın komik yanlarını görmeye çalışıyorum.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Şimdiki erkek arkadaşınızla ilişkinizi en küçük ayrıntısına kadar, yatak maceralarınızı dahil, paylaşıyorsunuz. Onun haberi var mı blogdan, kitaptan?</strong></span><br />
Var. Erik (blogdaki takma adı) kitabımı ona adayacağımı sanıyormuş. Elin adamlarıyla  sevişmelerimi yazmam asabını bozdu tabii. O da blog açmaya karar verdi. Şu ana kadar birlikte olduğu kadınların performansını anlatacakmış. Evde kağıtlara şöyle notlar alıyor: “Nurcan çok güzel sevişiyordu”, “Burçak’ın çok güzel memeleri vardı”. “Saçmalama” diye itiraz ediyorum, “Senin blog yazılarının ve kitabının teması da bu değil mi? Seks işte. Sen lafı uzatmışsın o kadar” diyor.</p>
<p>“Yaşadığım tacizi babam öğrenmesin diye adım gizli”</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Özel hayatınızı teşhir etmekle suçlamıyor mu sizi?</strong></span><br />
Bazen bu durumdan memnun bazen değil. Bir salaklık yaptı mı “Sakın bunu yazma bloguna” diyor. Ben de karşılığında bulaşıkları yıkatıyorum ona. Seksle ilgili övünecek bir şey yapmışsa yazmamı istiyor ama (!). Yalnız bir kez sabah seksi ısrarını yazmıştım, canıma okudu.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Bir gün Mutlu Tönbekici’nin yaptığı gibi siz de kimliğinizi açıklayıp yüzünüzü örttüğünüz Marilyn Monroe fotoğrafını yırtar mısınız?</strong></span><br />
İsterdim ama yapamam. Babam üvey babam tarafından uğradığım tacizi öğrenmesin. Onun canını 20 yıl sonra yakmak istemiyorum. Yoksa kitabımı gururla babama göstermeyi çok isterdim. Babam benim için çok şey yaptı, bırakayım da “kitap çıkardım” egom bir tarafta kalsın.</p>
<p><span style="color: #00ff00;"><strong>Pucca sözlük</strong></span><br />
Bicik: Meme.<br />
Çekirdeğinden reçel yapmak: Sevişmek.<br />
İlik gibi bebe: Murat Boz, Robbie Williams gibi sadece rüyalarda alt alta üst üste olunabilecek tipte erkekler.<br />
Kekomançi: Kıronun<br />
bir level üstü.<br />
Koluna sümük sürülmeyen erkek: Hem çirkin hem<br />
parasız hem salak, üzerine<br />
bir de ezik ama kendini<br />
bir şey sanan&#8230;<br />
Osuruktan söz yüzüğü: Genellikle lise biter bitmez ya da üniversitede “aşığız ihihi” diye takılıp, aileden bir Allah’ın kulunun bilmediği yüzük.</p>
<p>“Üvey babam evde çırılçıplak dolaşırdı”<br />
“Hayat Bilgisi kitabında gösterilen aile fotoğraflarına hiç benzemiyordu yaşadıklarım. Sabah kalkardım okula hazırlanmak için. Annem benden önce işe giderdi, merdivenlerden aşağıya inerdim. Evin içinde üvey babam çırılçıplak dolaşırdı. Hiç kimsenin babası, amcası, abisi evde çıplak dolaşmıyordu. Sırf onu görmemek için para bile istemeden son saniye koşarak çıkardım evden.<br />
Dönüş yolum daha işkence oluyordu. Adam müteahhit olduğu için iş saatleri gayet rahattı nedense. Çoğu kez okuldan eve döndüğümde onu görüyordum. Sırf onu görmemek için saatlerce yürürdüm yollarda. Başkalarının evlerini izlerdim, insanları izlerdim, saatlerimi sokaklarda o kocaman çantamla deli gibi dolanarak geçirirdim.</p>
<p>“Uykumdan kaldırıp dayak atardı”</p>
<p>Eve geldiğimde eğer yoksa, o zaman bayram olurdu bana&#8230; Varsa ama işkence. Annem gelirdi sonra akşam, hiç fark etmezdi, hiç görmezdi beni. Görse de duymazdı. Çünkü o adamdan ayrılmak onun için ölüm sayılırdı. Sürekli dayak yerdim, alakasız her şey için vururdu. Gece yatarken uykumdan kaldırıp dayak atardı, yemeğin ortasında çatalım yere düştü diye patlatırdı bir tane, sokakta oyun oynarken herkesin ortasında alıp evire çevire döverdi beni. O günlerden geriye, bedenimin her zerresinde izler taşıyorum, çenemde, dişlerimde, elimde, kalçamda. Nedense o izlerin hiçbiri, annemin bizim o halimizi görmemesi kadar acıtmaz canımı.”<br />
<span style="color: #0000ff;"><em>(“Küçük Aptalın Büyük Dünyası”ndan alınmıştır.)</em></span></p>
<p>“Spor ayakkabıdan topuklu ayakkabıya terfi etmiş genç bir kadının günlüğü benimki”<br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>Bloga ve yazdıklarınıza bakınca Melissa P.’nin Türkiye şubesi benzetmesi yapmama kızar mısınız?</strong></span><br />
Yok kızmam ama bozulurum. Bana Törkiş Melissa P. diyorlar ancak ben olsam olsam Törkiş Bridget Jones olabilirim. Spor ayakkabıdan topuklu ayakkabıya terfi etmiş genç bir kadının günlüğü benimki. Erotiklik görmüyorum yazılarımda, oysa Melissa P.’ninkiler öyle. Üstelik ben 17 yaşındayken çük nedir bilmiyordum, Melissa P. biliyordu.<br />
Dört yılda beş erkekle birlikte oldum, benim yaşımdaki bir kız için bu çok normal. Ama benim bu blogu yazdığımı bilen kız arkadaşım iki ayda bir sevgili değiştirse de bana gelip “Ben olsam öyle şeyleri yazmazdım” diyebiliyor. Erkekleri bizim eve atıyor ama sabahları dünyanın en namuslu kızı kesiliyor başıma. Ben neysem oyum, sahtekarlık yapmıyorum.</p>
<p>“Marilyn ile aynı trajediyi yaşadık. O yüzden 7 yaşımdan beri idolüm“<br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>Kitap gayet şen şakrak giderken birden sizin küçükken üvey baba taciziyle karşı karşıya kaldığınızı okumaya başlıyoruz. Blog takipçilerinizin birçoğu üvey baba tacizine uğradığınızı kitapla birlikte öğrenecek. Alaycı yanınızın arkasında dehşet verici anılar var. Kitapta taciz anılarınızdan çok az bahsetmişsiniz ama yarası ağır olmalı. Hiçbir şey yokmuş gibi davranan annenizi affedebildiniz mi?</strong></span><br />
Kitapta da yazdığım gibi, üvey babamın bedenimde bıraktığı dayak izlerinin hiçbiri annemin benim ve kız kardeşimin halini görmemesi kadar acıtmaz canımı. Bu taciz 6-8 yaşları arasında sürdü. Babam olayı fark edince bizi yanına aldı. Annemle yıllarca küs kaldım, sonra barıştım. Ne yapayım annem&#8230; Hâlâ o adamla evli, İstanbul’da yaşıyorlar. Ayda yılda bir görüşüyoruz. Annemle taciz konusunu hiç konuşmadık. Ben hep ondan bana konuyu sormasını bekledim ama sormadı&#8230;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Kimliğinizi saklamak için yüzünüzü Marilyn Monroe fotoğrafıyla kapatıyorsunuz. Monroe hayranlığınızın başlangıcı da taciz günlerine rastlıyor&#8230;</strong></span><br />
Evet, ona hayranlığımın başlangıcının bir hikayesi var. Babamla annem ayrılmış, annem başka bir adamla evlenmişti. Ben ve kız kardeşim annemin evinde kalıyorduk. Üvey babam beni ve kardeşimi hem taciz ediyor hem de dövüyordu. Annem de hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranıyordu. Ben de saçlarımı yolmaya başladım. Kafam yamalı eşek misali kaldı. Ortası kelaynak gibiydi. Rehberlik öğretmenimiz anneme “Bu kızı evden uzaklaştırın” deyince beni anneannemin yanına gönderdiler. Akşamları eski klasik filmleri izliyorduk anneanemle. Bir gün Marliyn Monroe filmi vardı. Anneannem bana dönüp “Sen şanslı bir kızsın aslında. Çocukken darbe yiyen kızlar büyüyünce hayata dört elle sarılıyorlar. Marilyn babasını hiç tanımamış, annesi de deliymiş. Kızı yetimhaneye bırakmışlar. Orada taciz edilmiş. Akrabası yanına almış ama orada da rahat<br />
bırakılmamış. Genç yaşta evlenmiş,<br />
ayrılınca hayatı değişmiş. Ün, şöhret, para sahibi olmuş. Senin uzak bir şehirde olsa da baban var. Bu kollarındaki yaralar, kafandaki kellik seni daha güçlü yapacak. Merak etme” demişti. Ben de kendime idol olarak 7 yaşında Marilyn’i seçtim.</p>
<address>İlgili Aramalar: Pucca kimdir, pucca ne iş yapar, pucca günlük resimleri, pucca pınar, pucca millliyet cadde, pucca gerçek resmi, pucca twitter, pucca facebook<br />
</address>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=170" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/pucca-gunluk-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İclal Aydın Röportajı</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/iclal-aydin-roportaji</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/iclal-aydin-roportaji#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2009 14:51:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kitapkolik.Net</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet hakan]]></category>
		<category><![CDATA[iclal aydın]]></category>
		<category><![CDATA[iclal aydın zor günler]]></category>
		<category><![CDATA[Senin Adın Bile Geçmedi]]></category>
		<category><![CDATA[tuna kiremetçi]]></category>
		<category><![CDATA[yeni kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=105</guid>
		<description><![CDATA[İclal Aydın’ın kendi deyimiyle “Aşkın hâllerini anlatan bir yaz kitabı.”
Kitapta farklı yüzlerle karşımıza çıkıyor İclal Aydın. Aşk üzerine yazılan yazılar İclal Aydın’ın şuh, eğlenceli, flörtöz, hüzünlü, romantik farklı kadın yüzlerini yansıttığı pozlarla desteklenmiş.
Doğrusu İclal Aydın bana sorarsanız her zaman “albenili ve ışıklı” bir kadındı. Ama şu aralar verdiği 11 kilo sayesinde tam bir çifte kavrulmuş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif; font-size: x-small;"><em>İclal Aydın’ın kendi deyimiyle “Aşkın hâllerini anlatan bir yaz kitabı.”<br />
Kitapta farklı yüzlerle karşımıza çıkıyor İclal Aydın. Aşk üzerine yazılan yazılar İclal Aydın’ın şuh, eğlenceli, flörtöz, hüzünlü, romantik farklı kadın yüzlerini yansıttığı pozlarla desteklenmiş.<br />
Doğrusu İclal Aydın bana sorarsanız her zaman “albenili ve ışıklı” bir kadındı. Ama şu aralar verdiği 11 kilo sayesinde tam bir çifte kavrulmuş Türk lokumu olmuş! İnanın abartmıyorum&#8230; İclal Aydın kendisindeki değişimi ve yeni kitabını anlattı.</em></span></p>
<p>Yenilgilerini kitaplaştıran bir komutan gibi hissediyorum kendimi. Bu kitabında geçen bir cümle. Kitabını şekillendiren Tolga Meriç aktarmış bu sözü. Ben bu sözünün kitabının her bölümüne sızdığını düşündüm.<br />
Kitap yaz projesiydi. Yayınevi de öneriler getirdi. Proje yönetmeni arkadaşım Tolga Meriç’le birlikte “Aşk teması üzerine nehir söyleşi yapalım” dedik. Uzun zamandır aşk konusunda yazmaktan kaçınıyordum. Akşamları oturup sohbet etmeye başladık. Teyp hep açıktı. Bir noktaya geldik ve orada tıkandım. Sandık odasında buldum kendimi. Hani evi taşımaya kalkarsın, bir anda her şey ortaya çıkar ya&#8230; Ben bütün taşınmalardan nefret ederim. Eskiyle yüzleşmekten kaçınırım.</p>
<table style="height: 183px;" border="0" cellspacing="3" cellpadding="3" width="112" align="right" bgcolor="#f8f1d8">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a style="font-size: 16px; color: #ff0000;" href="http://www18.gazetevatan.com/fotogaleri/resim.asp?kat=10784&amp;resimno=1" target="_blank"><strong><br />
</strong></a></td>
</tr>
<tr>
<td align="center"><a href="http://www18.gazetevatan.com/fotogaleri/resim.asp?kat=10784&amp;resimno=1" target="_blank"><img src="http://www18.gazetevatan.com/fotogaleri/thm/10784_9573_31072009_4.jpg" border="0" alt="" /></a></td>
</tr>
<tr>
<td align="center"><a style="font-size: 16px;" href="http://www18.gazetevatan.com/fotogaleri/resim.asp?kat=10784&amp;resimno=1" target="_blank"><strong><br />
</strong></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong>Neden böyle hissedersin kendini?</strong><br />
Unuttum saydıklarım, önemsemediğimi düşündüklerim bir anda ortaya çıkar. Aşk basitmiş gibi gelen bir konu, ama aslında öyle değil. Ben bir anda kendimi dağınık bir sandık odasında hissettim. “Ben ne yapıyorum?” dedim. Ve kitap projesinden vazgeçtim. Gerçekten de o noktada kendimi yenilgilerimden kitap yapmaya çalışan bir komutan olarak gördüm, “Ben neyi anlatıyorum?” dedim. Bendeki o devrilme hâli çevremdeki herkesi etkiledi. O gece Tolga, senin de üzerinde durduğun metni yazmış. Sen de yakalamışsın. Dönüm noktası oldu kitap için o gece. Sabah kalktım ve devam ettim.</p>
<p><strong>Aşk mutsuzluk üzerine kurulu </strong></p>
<p>Yaşadığın aşklardan yenik çıktığını mı düşünüyorsun?<br />
Mutlu aşk yok. Aşktan bahsedince mutluluktan bahsedecekmişsin diye düşünülüyor. Öyle değil. Aşk olasılıksızlık ve mutsuzluk üzerine kurulu.</p>
<p>Aşkın eşittir mutluluk olduğunu söylemek mümkün değil, ama mutsuz biri de aşkı bulamayabilir ya da göremeyebilir&#8230;<br />
Kitap bitince Alaçatı’ya gittim. Çok sevdiğim farklı işlerde çalışan kız arkadaşlarım var. Her biri kitaptan bir bölüm seçti. Sonuçta hayatta aşk olduğu için hepimiz mutlu hisssettik kendimizi.</p>
<p><strong>En çok bilinen ilişkimle anılmak bana çok koydu</strong></p>
<p>Kitapta sen aslında aşık olurken biraz da kendimize, daha doğrusu hayal ettiğimiz ilişkiye aşık olduğumuzu, eksikleri kendimizin doldurduğunu anlatıyorsun&#8230;<br />
Evet. Aşkın farklı halleri var. Mesela anlata anlata, o anlattığımız kişiye kendimizi âşık bulabiliriz ya da âşık olduğumuz özellikleri aşkımızın bitme nedeni de olabilir&#8230;</p>
<p>Kitabın anlatıcısı sensin ve bence sen aşk konusunda buruksun! Hem yaşadığın aşklarda bu var gibi hem de başkalarının aşkını anlatırken de seçtiğin aşklar buruk. Yanılıyor muyum, yoksa sen de benim gibi düşünüyor musun?<br />
Elif, belki de bir sürü şeyler yaşıyoruz arka arkaya. Doluyor insan. Ve ne yazık ki en çok da bilineniyle anılıyoruz.</p>
<p>Bu mu seni buruklaştıran? İsim vermek istemediğini biliyorum, en medyatik ilişkin mi bunun nedeni?<br />
En çok bilineniyle anılmak bana çok koydu, koyuyor&#8230;</p>
<p><strong>Yükler üzerimden kalktı kendimi hafiflemiş hissediyorum</strong></p>
<p>Yazınca o aşkın farklı hâllerini, ayrılmaları, oyunları, hazları, cinselliği, kavuşamamayı&#8230; Yüklerden kurtuldun gibi mi oldu?<br />
Doğrusu kendimi hiç bu kadar hafiflemiş hissetmemiştim. Yükler üzerimden gitti. Rahat konuşabiliyorum şu anda. Bana tatlı bir hâl geldi. Ama aşkın kendisi buruk zaten, buruk olan ben değilim. Aşk biraz da hüzünle ortaya çıkıyor ya da bir noktada hüzünle birleşiyor.</p>
<p>Mutluluk en çok aşkla gelip en kısa yoldan da aşkla gidiyor demişsin&#8230;<br />
Evet, buna inanıyorum. Aşık olmak için içindeki, vahşi sesi ehlileştirmek filan gerekiyor.</p>
<p><strong>Herkes okusun istiyorum, uzun soluklu bir kitap olsun</strong><br />
Biraz da körlük hâli&#8230;Gerçi bu körlük yaşanan tecrübelerle değişiyor. Kitap biraz yolun başında olan genç kızların yaşadıklarının içinden geliyor, biraz da senin o söz ettiğin sandık odası hikâyelerini birçok kadına açtıracak. Hedef kitlen var mı?<br />
20’li yaşlarda sevmeye, birinin bir tek parçası bile yeter. Sonraları, kaşı gözü değil de “Ne kadar akıllı adam” demeye başlıyorsun. Daha sonrasını iyi niyetli bir şekilde bizler tamamlıyoruz. Herkes okusun isterim, öyle hesaplar yapmadım. Yazın keyfiyle okunması için ‘yaz kitabı’ diyorum, ama uzun soluklu olmasını da isterim.</p>
<p><strong>Uzun ömürlü aşklara saygım var ama ben başaramıyorum</strong></p>
<p>Aşkların hızlı mı geçti?<br />
Uzun ömürlü aşklara saygım var. Ama ben başaramıyorum. Başaranlara da saygım var. Benimkiler kısa ömürlü oluyor.</p>
<p>İlk ne zaman âşık oldun?<br />
Yedi yaşında oldum. Sokakta saçımı çekerdi. O yaşlarda enteresan biçimde belli ederler ya ilgilerini&#8230; O uzun sürmüştü!</p>
<p>Gerçek anlamda ilk aşk ne zaman kapını çaldı?<br />
Lise 1’inci sınıfta aşık oldum. Yakışıklı, başarılı biriydi. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde okuyordu. Üç yıl mektuplarla süren bir ilişkimiz oldu. Postacı ortağımızdı, annem görmesin diye gelen mektupları elektrik sayacına atardı. Sonra ben üniversitedeyken postacı, “Ne oldu ayrıldınız mı?” diye sordu. Çok şaşırmıştım.<br />
<strong><br />
Bu işe ilk başladığım zaman medyada çok tartışılan bir isim oldum</strong></p>
<p>Kitapta biraz da Sex and the City kokusu var. Kitabını yakın kız arkadaşlarına okutmuşsun, aşk listeleri var, pikniğe giderken hangi şarabı içelim ya da aşkın rotası gibi&#8230; Prof. Yunus Emre Kocabaşoğlu destek vermiş bu konularda. İstanbul, New York karşılaştırmaları&#8230;<br />
Sex and the City&#8230; Valla olabilir, ama yazarken aklıma gelmedi. Ne yaşıyorsan ondan kalanı aktarıyorsun. Bazı bölümleri tamamen şehirde yaşayan kadınların yaptıkları. Bu biraz benim yazarlık serüvenimle ilgili.</p>
<p>Nasıl?<br />
Ben bu işe başladığımda medyada çok tartışılan bir isim oldum. Hiçbir şeyi planlayamadım. Ve bu bana hızlı bir yükseliş getirdi. Hiç hazırlıklı ve hesaplı değildim. O ilk dönemde beni anneler çok okudu, bir dönem ayrılanlar çok okudu. Ben hep yaşadıklarımızı anlattım. Meslekteki büyüklerimi çok dinledim. Her yazıdan sonra “Ben bunu neden yazdım?” diye sordum kendime. Bu bir soyunup dökünme hâli değil. Binlerce insanla paralellik kurduğunda seni okuyorlar. “Aman biz şöyle böyle ülkeyiz, İslam ülkesiyiz şarap yazmayalım, lüks tüketimden söz etmeyelim” gibi lafları bu kez dinlemedim. Aman yahu söz edelim!</p>
<p>“Benim için hep iyi düşünsünler”<br />
diye bir kaygın mı vardı?<br />
Sanırım korkunun bittiği bir nokta var. “Aman benim için yanlış düşünmesinler&#8230;” Buna uzun yıllar çok dikkat ettim. Ama işin koptuğu bir nokta oldu. En bilinen aşkım en çok etki bırakan aşkım değil, hatta en az iz bırakanı. Ama bu böyle bilindi medyada. Korkunun bittiği yere geldim ben. Bir sabah kalktım ve korktuğum her şey başıma gelmişti, hakkımda yazılabileceklerle ilgili. O günden sonra “Daha ne olabilir ki?” diye düşündüm. Aşk bana kendimi unutturmuştu.</p>
<p><strong>Ahmet Hakan’ın tek bir yazısı beni çok ağlattı</strong><br />
Kindar değilsin diye düşünüyorum, çünkü senin hakkında olumsuz yazanlarla arkadaş oldun&#8230;<br />
Hiç kindar değilim. Karşılaşınca da, “Bana sen neler dedin?” demedim. İzi kalmadı o anlamda.</p>
<p>Ahmet Hakan’a çok alınmıştın diye biliyorum&#8230;<br />
Şimdi aynı masada oturuyoruz. Ahmet bana güzel bir laf etti bu konuda. Bir ortak tanıdığımız “Aa siz ikiniz yan yana&#8230;” dedi bizi görünce. Yani herkes şaşırdı. Ahmet’in tek bir yazısı beni çok ağlattı. İki yıl boyunca yazdığı yazılardan, biri beni çok ağlattı. O şimdi “Onu ben yazmadım, içimdeki şeytan yazdı” diyor. O yazıdan burada çok söz etmek istemiyorum. Ortak tanıdığımız “Ahmet’e ceza vermedin mi?” diye de sormuştu. “Verdim” dedim; “Ona kendimi tanıttım.” Gülüyoruz şimdi. Kendimi tanıttım, pişman oldu; o kadar.</p>
<p><strong>Kitabımın adı olmayana yönelik </strong><br />
“Senin Adın Bile Geçmedi” kitabının adı. Bu bir adresi işaret etmiyor mu?<br />
İlk okuduğunda öyle geliyor. Aslında senin adın bile geçmedi ve ben seni hiç unutmadım. Bu hani hep ‘ama’lar taşıyan biri vardır ya hayatımızda; bir güvenli kucak, o en iyi insan, geri dönüp baktığınızda kalbinizi sızlatan ama bir türlü olmayan&#8230; Bu söz ama olmayana yönelik.</p>
<p>Anlattığın aşkları yansıtan fotoğraflar çektirmişsin. Neden buna gerek duydun?<br />
Renkli, kolay okunan bir kitap olsun istedik. Ben bir oyuncu olmasaydım bir arkadaşımdan “Bana farklı kadınları canlandır” diye isterdim, ama ben oyuncuyum. Medyada varolma savaşı verirken oyuncu kimliğimi yok saydım ve şimdi ona ayıp ettiğimi düşünüyorum. Oyuncu bende ortaya çıksın istiyorum. Bu yüzden poz da verdim.</p>
<p>Yeni projeler var mı?<br />
Hep anne rolleri ve sabah programı önerileri geliyor. Bunları istemiyorum. Toparlanmaya ihtiyacım vardı. Ben, “Durmalı, aklımı toparlamalı, kızımla bir ben olmalıyım ve yeni bir şeyle ortaya çıkmalıyım” dedim. Bu kitap ve bu değişim budur.</p>
<p>Hayatın ne getireceği belli olmuyor!<br />
Tecrübelerim pahalıya kazanıldı. Yazı yazmayı öğrendim, nasıl yazı yazmamam gerektiğini de öğrendim, nasıl para harcamamam gerektiğini; hep çok pahalı tecrübelerle öğrendim. Medya kavgaları da imajlar üzerine kurulu. Ben medya içinde var olmak için aslına bakarsan çok uzun bir kavga verdim. Benim aslım oyuncudur. Bu kitabı da hem oyuncu hem modern şehirli bir kadın olarak yazdım.</p>
<p>Bazen şerden hayır doğar diye düşünüyor musun?<br />
Başıma gelen bütün tatsızlıklar, medyada benimle dalga geçenler, beni medya dışına atmak isteyen kollar, eleştirenler, daha iyi bir ben ve daha iyi bir yazar yaratma çabamı körükledi. Ben onlara minnettarım. Bu yüzden de kimseye küsmedim.</p>
<p>Yenik bir komutan gibi görmemelisin kendini&#8230;<br />
Atın üzerinde aslında mağrur bir komutanım. Bir ara incecik, zarına dokunan kırık yumurta kabuklarına dönmüştüm.</p>
<p><strong>Ben nereye gitsem güzel misafir edilirim, bu da şans</strong></p>
<p>Kitabın eğlenceli bölümleri var. O New York’a âşık İclal&#8230; İnsanlar bazı şehirlere âşık oluyor ve bazı şehirlerde de aşkın keyfi başka oluyor vurgusu var kitapta. Sen en çok nerelerin kadınısın?<br />
Ben babası Elazığlı, annesi Niğdeli, yaşamının bir bölümü Almanya’da gurbetçi olarak geçirmiş biriyim. New York’ta yaşayan bir arkadaşım geldi geçenlerde, birlikte yemeğe gittik.<br />
Orada yaşayan da çok arkadaşım var. New York’un en şık mekanında da biz güzel misafir ediliriz. Berlin’e gidiyoruz orada da “Aa İclal” diyorlar. Arkadaşım, İstanbul’a geldiğinde isyan etti ve “Aaa nereye gitsek İclal” dedi.<br />
Ben de ona, “Gel atlayalım, Anadolu’ya gidelim, gittiğimiz her yerde de aynı şekilde karşılanırız” dedim. Ben böyle biriyim, bu da bir şans.</p>
<p><strong>Süper yalnızım, yeni hayatım beni erkeksizleştirdi</strong></p>
<p>Bu kadın modeli erkekler için zor değil mi?<br />
Süper yalnızım!</p>
<p>Yapma ya! Gerçekten mi?<br />
Bunun nedeni şu: Bu yeni hayat beni erkeksizleştirdi.</p>
<p>Bu birçok kadının şikâyeti aslında, toplumsal değişimle de çok yakından ilgili değil mi?<br />
Bu hayat birçok kadını erkeksizleştirdi. Kariyer yapıyorsan, delikanlı yüreğin yoksa bunu yapamıyorsun. Kor ateşler üzerinde yürüyemiyorsan, “Evine git” diyor sistem. Atın üzerinden bir kere düşersin. Her düştüğünde seri biçimde kalkacaksın. Hayatla böyle mücadele eden bir kadınla yaşamak erkekler için evet, çok zor. Böyle kadınlar daha tenha yaşıyor. 10 yıldır değişmemiş bir kız arkadaş grubum ve eşleri, çocukları ve ailem var. Aslında tenhayım.</p>
<p><strong>Eşinin mezar taşını yazmamı isteyen okuyucum bile oldu</strong></p>
<p>“İnsanlar bazen başkalarına yazılanlara âşık olur” demişsin. Sana yazılarından âşık olanlar var mı?<br />
Delice! Şöyle şeyler de oluyor, eşiyle kavga edip bana barışmak için mektup yazdırmak isteyenler geliyor. Barışmak için kitap imzalamamı isteyenler de çok. Bir kere mezar taşı yazdırmak istedi biri. “Eşim sizi çok severdi, mezar taşını siz yazın” dedi bir okuyucum. Ben inanamadım. Yazamadım da. Bir keresinde de günlerce beni arayan biri oldu. “Abdullah’ı ara, ne olur” diye yalvarıyor. Artık dayanamadım, adamı aradım, adam İclal olduğuma inanmadı ve telefonu yüzüme küfrederek kapadı.</p>
<p><strong>Beni sokakta görenler ‘Zayıflayabilirim’ diyor</strong><br />
“Aşık olunca iştahtan kesilen Atom Karınca’ya dönerim” demişsin. Çok zayıflamışsın, aşık mı oldun?<br />
Evet, aşığım; kendime.</p>
<p>Kendini çok mu beğeniyorsun?<br />
Gülümse Dergisi döneminde beni kapağa koyduklarında tiraj artıyordu. İster istemez kapakta ben oluyordum. Şimdi olsa yapmam. Kapağa koyduklarında herkes kendine bayıldığını sanıyor. Oysa hayır. Müthiş bir özgüven eksikliği, korku&#8230; Tazelenme ve onaylanma isteği duyuyorsun sürekli. Oyuncuysan zaten bu açıdan çok zor, kendini sürekli bu anlamda sevebilmen mümkün değil. Şimdi sokakta yürürken beni görenler, “Evet ben de yapabilirim, ben de zayıflarım” diyor.</p>
<p><strong>İlk kez bu sene çalışmadım işim gücüm kendim oldum</strong><br />
Kaç kilo verdin?<br />
11 kilo verdim.</p>
<p>Nasıl yaptın bunu?<br />
Hayatımda ilk kez bu sene çalışmadım, işim gücüm kendim oldum. Sadece yazımı yazdım. Kızımla doya doya bir yıl geçirdim. Kendine bakmak bir mesaidir, ben kendime çok iyi baktım.</p>
<p>Diyetin nasıldı? Spor yaptın mı?<br />
Sporla kilo verdim. Günde 2.5 saat spor yaptım. Ama herkes yine bunu da başka şeye, o en bilinen hikâyeye bağladı. “Bak kadın eridi” dediler. Alakası yok. Spor yaptım, saçıma, cildime baktım. Kendimi keşfettim ve hafiflettim. 11 kilo ile birlikte 11 yaş verdim.</p>
<p>“Yeni ben yarattım” diyorsun&#8230;<br />
Artık eğlencem de farklı. İnsanları okuma biçimim değişti. Çok alıngan ve paronayaktım. Hep beğenilme kaygısıyla yaşardım. Şimdi “Ne hoş kadınsın” dediklerinde bu çok hoşuma gidiyor. Artık bana eşlik eden varsa, eşlik etsin. Beni sevmeyenleri görünce gurur duyuyorum. Eskiden üzülürdüm. Şimdi “Bu beni Allah aşkına sevmesin, bu züppelik, benden uzak dursun” diyorum. Bu bana bir ödül. Bunu keşfettiğim için şükrettim.</p>
<p><strong>Şu an yalnızım ve bu halime bayılıyorum </strong><br />
Zor günlerinde yakınlarında dayanacak bir omuz aramadın mı?<br />
Yalnızım. En zor dönemde Tanrı bana müthiş bir arkadaş gönderdi. Kendimi keşfetmeme ve hayatı anlamama yardımcı olan bir arkadaş. O süreci geçirmemde bana eşlik eden arkadaşıma çok şey borçluyum. Hayatımın sonuna kadar duayla anacağım tek adam.</p>
<p>Nerede şimdi o?<br />
Belli bir dönem için geçerli oldu. Şu an yalnızım, şu hâlime de bayılıyorum.</p>
<p>Peki aşkın en yıkıcı yanı cinsellik mi?<br />
Kesinlikle.</p>
<p>Aynı zamanda yapıcı yanı da cinsellik mi?<br />
Cinsellik affedici özellikleri barındırıyor. Hani sevgililer, karı kocalar feci kavga eder, yakın arkadaşın gelir, sana ağlar; sonra bir bakarsın barışırlar&#8230; Karışmamak lazım. İyi cinsellik affedici kılıyor.</p>
<p><strong>Moralimi bozan herkesten uzak durdum her gün spor yaptım </strong><br />
11 kiloyu nasıl verdin?<br />
Moralimi bozan herkesten uzak durdum; laf sokanlar, kendi zekâsını çok üstün sananlardan uzak durdum. Her gün spor yaptım. Pilates değil, ciddi ter dökerek spor yaptım. 6 ayda, günde 2.5 saat spor yaptım. Bildiğin ağırlıklarla çalıştım. İlk zamanlar acıdan yürüyemedim. Şu anda da tabağımdaki her şeyi yarım bırakıyorum. Her şeyin tadına bakıyorum.</p>
<p>‘Senin Adın Bile Geçmedi’ kitbından başlıklar</p>
<p>Mutluluk en çabuk aşkla gelir, en çabuk da aşkla gider.<br />
Aşkın iyi gün dostu yoktur.<br />
Aşkın bel kemiği beklemektir.</p>
<p><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif; font-size: x-small;">Açık büfe aşklar da vardır.<br />
Aşk bana kendimi unutturdu.<br />
Aşk seni sana tanıtıp, seni sen olduğuna ikna ediyor.<br />
Senin adın bile geçmedi, ama ben seni hiç unutmadım.<br />
Kırık yumurta kabuklarına dönmüştüm incecik zarına tutunan.</span></p>
<p><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif; font-size: x-small;"><em>alıntı: gazetevatan</em><br />
</span></p>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=105" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/iclal-aydin-roportaji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Canan Tan röportajı</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/canan-tan-roportaji</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/canan-tan-roportaji#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2009 20:27:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kitapkolik.Net</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[canan tan]]></category>
		<category><![CDATA[piraye]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[yüreğim seni çok sevdi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=102</guid>
		<description><![CDATA[Canan Tan, adı ve ünü dilden dile dolanan Piraye romanının yazarı. Öykü, mizah, roman ve çocuk dallarında eserler veren Canan Tan, edebiyatın değişik türlerinde başarılı olduğunu her kitabında kanıtlıyor. Öyküsü Diyarbakır’da geçen Piraye, kadın okurların gözdesi bir roman. Gerçekçi anlatımına eklenen kadınsı duygular, okurun, romanı bir gecede okumasını sağlıyor. Hatta birkaç kez okuması… Genç bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="canan tan" src="http://www.alintidir.com/yazar_images/thumbnail/thmb_Canan_Tan.jpg" alt="" width="150" height="200" />Canan Tan, adı ve ünü dilden dile dolanan Piraye romanının yazarı. Öykü, mizah, roman ve çocuk dallarında eserler veren Canan Tan, edebiyatın değişik türlerinde başarılı olduğunu her kitabında kanıtlıyor. Öyküsü Diyarbakır’da geçen Piraye, kadın okurların gözdesi bir roman. Gerçekçi anlatımına eklenen kadınsı duygular, okurun, romanı bir gecede okumasını sağlıyor. Hatta birkaç kez okuması… Genç bir kadın ile genç bir erkeğin dramatik öyküsü, günümüz Türkiye’sinin töre yaklaşımını bir kez daha gözler önüne seriyor.</p>
<p>Yüreğim Seni Çok Sevdi de duygusal yükü ağır bir aşk romanı… Bursalı zengin bir işadamının oğlu ve İstanbullu güzeller güzeli bir genç kızın üniversite yıllarından yetişkinlik yıllarına uzanan aşk öyküsü… Romanı okurken bir yandan Aslı’yı savunuyor içiniz, bir yandan aşkı! Canan Tan, okurları, Bursa’nın sokaklarında gezdirirken genç kahramanlarının imkansız aşkını anlatıyor. ‘Mutlu aşk yok mu?’ sorumuza ise Aragon’un dizeleri ile cevap veriyor: “&#8230;Acılara batmamış bir aşk söyle bana/Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle/Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama/İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de/Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına/Mutlu aşk yok ki dünyada/Ama şu aşk ikimizin, öyle de olsa”</p>
<p><strong><br />
Okurlar sizi Piraye isimli romanınız ile tanıdılar. Ama Piraye’den önce çocuk kitaplarınız ile tanınıyordunuz. Tabi bu arada yazdığınız mizah öyküleri de var. Çocuk romanından yetişkin romanına bu süreç nasıl gelişti? Piraye’yi okura böylesine sevdiren neydi?</strong></p>
<p>Canan Tan: Yazın hayatıma, bir yarışmada derece alarak, mizah öyküleriyle başladım. İlk eserim mizah öyküsü kitabı olunca, uzunca bir süre “mizah yazarı” olarak anıldım. Ardından, bana binlerce okur kazandıran çocuk edebiyatı geldi. Sonrasında da öyküler ve romanlar&#8230; Bugüne kadar geniş bir yelpazede, duygu ve düşüncelerimin yoğunlaştığı değişik türlerde eserler verdim. Ancak, Canan Tan adıyla özdeşleşen ilk kitabım, Piraye oldu.<br />
Piraye’yi en az yirmi yıldır bedenimde yaşatıyordum. Benden bir parça gibiydi. Kalemimle değil, yüreğimle yazdım onu. Sanırım bu yüzden, okuyan herkes kendinden bir şeyler buldu içinde ve çok sevdi. Korsan baskılarla beraber yüz binden fazla kişiye ulaştı. Her gün Piraye ile ilgili çok sayıda elektronik ileti alıyorum.<br />
<strong><br />
Piraye yazar olarak Canan Tan’a neler kazandırdı? Diyarbakır’da hala ‘Piraye’ hikayeleri yaşanıyor… Piraye, bir kadın romanı gibi görünse de, aynı zamanda törelerine yenilmiş bir adamın da dramını anlatıyordu, değil mi?<br />
</strong></p>
<p>Piraye Canan Tan’a; okuru yakalayacak, sürükleyici, yaşamın içinden romanlar yazabileceğini kanıtladı. Bir yazar için en büyük kazanım budur. Yalnızca bir kadın öyküsü değildir Piraye! Çünkü kadınlar, hiçbir şeyi tek başlarına yaşamıyorlar. Çevrelerindeki babaları, eşleri, sevdalıları, oğulları yok sayabilir miyiz? Diyarbakır’da ya da benzer yörelerde çok sayıda Piraye olduğu gibi, aynı şartlara tutsak olmuş, törelere yenik düşmüş Haşimler de var. Onun için de hem erkek, hem kadın; her yaştan okurum oldu. Çünkü, erkekler de farklı yaşamların içinde kendi yaşadıklarından izler buldular.</p>
<p><strong>Romanı yazdıktan sonra Diyarbakır’a gittiniz mi hiç? Özellikle oralardan gelen tepkiler var mıydı? Okurun tepkisi nasıldı?</strong></p>
<p>Diyarbakır’da tam on iki yıl kaldım. Töreler, örfler, âdetler&#8230; Orada yaşadıklarım çok etkiledi beni. Romanda yer alan Diyarbakır’ın tarihi dokusu, yemek kültürü ve yöresel yaşantı bire bir gerçekleri yansıtıyor.<br />
Diyarbakırlı okurlarım, Piraye’yi kendilerinden biriymiş gibi, gerçekten çok sevdiler. Romanı yazdıktan sonra Diyarbakır’a gidemedim. Ancak bu yıl farklı bir nedenle, Piraye’nin dizi çekimlerinde orada bulunmayı istiyorum.<br />
Evet, Piraye dizi oluyor! Limon Yapım’la ve yayımlanacak kanalla anlaşma yapıldı. Çalışmalar, oyuncu seçimi aşamasında&#8230; Bu yıl içinde ekranlarda izleyebileceğiz.</p>
<p><strong>Çok hoş bir gelişme bu! Piraye’nin ardından Eroinle Dans’la ile çıktınız okurun karşısına… Bu kez, iki genç kızın eroinle ilgili macerasını anlatıyordunuz. Romanın kahramanları iki genç kızdı fakat başlarından geçen hem gençleri hem de anne-babaları ilgilendiriyordu. Romanın kahramanlarından söz eder misiniz? </strong></p>
<p>Eroinle Dans, Türkiye’de uyuşturucu, özellikle de eroin konusunda yazılmış ilk ve tek roman! Diğerleri bilimsel ağırlıklı ya da günlük tarzında, edebiyat kaygısı güdülmeden yazılmış eserler… Eylül ve Dünya&#8230; Romanımızın iki kahramanı. İçimizden biri onlar; çevremizde dolanıp duran, gerçekle kurgu arasında gidip gelen kişilikler&#8230; Eylül İzmir’den, ailesinin onu sarıp sarmaladığı kozasından çıkıp İstanbul’a gelmiş. Dünya ise, minik bedenine sığdırdığı acılarla yapayalnız.<br />
“O iyi!”, “Bu kötü!” diye bir ayrım yok aralarında. Uyuşturucu batağına saplanmak için, ille de kötü bir geçmişe sahip olmak gerekmiyor çünkü. Örnek ve mutlu bir ailenin biricik kızı da, olumsuzluklar yaşamış bir diğeriyle aynı çarpık yolda yürüyebiliyor.<br />
Değişik çevrelerde büyük yankılar bulan Eroinle Dans, pek çok okulda “tavsiye kitabı” oldu.</p>
<p><strong>Yeni romanınızda yine iki genç kahramanla çıkıyorsunuz karşımıza… Romanın adı da çok duygusal Yüreğim Seni Çok Sevdi… Tutkulu bir aşk hikayesi okuyoruz. Bu durumda aşk’ın tanımını bir de size sormamız gerekiyor.<br />
</strong></p>
<p>Aşk&#8230; Üç harfli kısacık bir sözcük gibi görünse de, tüm yaşamı etkileyecek, mutlulukla mutsuzluk arasındaki yol ayrımında söz sahibi olabilecek güçte büyülü bir kavram. Duyguların en güzeli, en etkileyicisi, en vazgeçilmez olanı&#8230; Ama aynı zamanda en çok acı vereni, en gururlusu&#8230; İmkânsızlıklarla besleniyor; özlemlerle kara sevdaya dönüşüyor. Yüreğim Seni Çok Sevdi’de olduğu gibi.</p>
<p><strong>Mutsuz aşklar akılda kalır hep… Aslı’da büyük bir aşk yaşadı ama hep kaçtı aşktan… Ne dersiniz, mutlu bir aşk yaşamak için bir yol bulamazlar mıydı? Ya da mutlu aşk yok mudur gerçekten…</strong></p>
<p>Bütün aşklar mutlu sonla bitseydi, dünya edebiyatında aşk romanı ya da tutkulu aşk şiirleri olabilir miydi? Evet, Aslı’yla Murat’ın aşkı imkânsız; onun için de benim romanımda yer alabildiler. Mutlu aşk yok mu, sorusuna Aragon’un dizeleriyle yanıt vereyim: “&#8230;Acılara batmamış bir aşk söyle bana/Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle/Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama/İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de/Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına/Mutlu aşk yok ki dünyada/Ama şu aşk ikimizin, öyle de olsa”<br />
<strong><br />
Bu arada Yüreğim Seni Çok Sevdi romanının bir başka özelliği de Bursa’da geçiyor olması… Satırlarına yansıyan Bursa’nın güzelliğini bizlere de anlatıyorsunuz. Bu durumda neden Bursa diye sormak gerekiyor?</strong></p>
<p>Kitaplarımda, konunun yaşandığı yerler hep öne çıkmıştır. Piraye’de İstanbul ve özellikle Diyarbakır; Eroinle Dans’ta da İstanbul ve İzmir&#8230; Okurlarım, içinde yaşanan mekanları bir gezgin ya da gurme gibi yansıttığımı söylerler.<br />
Yüreğim Seni Çok Sevdi de İstanbul-Bursa-Amerika üçgeninde geçiyor. Amerika’dan da çarpıcı tablolar taşımakta.<br />
Neden Bursa, derseniz&#8230; Çünkü iyi tanıdığım ve çok sevdiğim bir şehir. Son bir yıl içinde tam beş kez gittim Bursa’ya. Romana başlamadan önce, farklı bakış açılarıyla yaklaşabilmek için&#8230; Şehrin tarihi dokusu ve doğal güzellikleri romanımın örgüsüyle örtüştü. Özellikle Mudanya ve Trilye’yi anlatırken büyük keyif aldığımı söyleyebilirim.</p>
<p><em>Röportaj: Şebnem Atılgan<br />
Röportaj, Cumhuriyet Kitap Dergisi’nde yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=102" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/canan-tan-roportaji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Armağan Röportajı</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/mustafa-armagan-roportaji</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/mustafa-armagan-roportaji#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 10:17:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kitapkolik.Net</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa armağan]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=96</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa’nın 50 Yalanı adlı kitabıyla büyük bir tartışma alanı açan Mustafa Armağan’a göre 300 yıldır yakalamaya çalıştığımız Avrupa hakkında fena halde yanılıyoruz. Nasıl yani, diyorsanız buyrun onun sorularımıza verdiği cevapları okuyun. Bildiklerinizi sorgulayacaksınız
Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı’nı okuyunca, okul hayatımız boyunca hiç tarih okumamışız gibi olduk.
Bu kitap bir Avrupa Uygarlığı okuması. Avrupa diğer uygarlıklar karşısında kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Avrupa’nın 50 Yalanı adlı kitabıyla büyük bir tartışma alanı açan Mustafa Armağan’a göre 300 yıldır yakalamaya çalıştığımız Avrupa hakkında fena halde yanılıyoruz. Nasıl yani, diyorsanız buyrun onun sorularımıza verdiği cevapları okuyun. Bildiklerinizi sorgulayacaksınız</strong></p>
<p><strong>Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı’nı okuyunca, okul hayatımız boyunca hiç tarih okumamışız gibi olduk.</strong></p>
<p>Bu kitap bir Avrupa Uygarlığı okuması. Avrupa diğer uygarlıklar karşısında kendi üstünlüğünü ortaya koyan ideolojik bir tarih kaleme aldı. Sömürgeleştirilen ülkelerde bu mitlerle örülü tarih anlatıldı, okutuldu, kabul edildi. Biz de sömürge ülkelerinde okutulan tarihin mantığına uyarlanmış bir tarih müfredatı okuduk. Dolayısıyla, fiilen değilse de, zihnen ve duygusal olarak sömürgeleştik.</p>
<p><strong>Zihnen sömürgeleştik mi, nasıl yani?</strong></p>
<p>Mesela, Çetin Altan gibi saygı gören bir yazar bile kendi tarihimizi bir yıkıntı, çöküntü ve acizlikler silsilesi olarak algılıyor. Tarihin Saklanan Yüzü adlı kitabında tamamen komik, kendi medeniyetimizi reddeden bir yaklaşım sergiliyor. ‘Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmeseydi de matbaayı getirseydi daha büyük bir iş yapmış olurdu’ diyor. ‘Newton orada keşifler yaparken, bizde Kuyucu Murat Paşa kellelerle kuyuları dolduruyordu’ diyor. Böyle tuhaf kıyaslarla tarih anlaşılmaz. O zaman biri de çıkıp ‘Avrupa’da cadı avıyla kadınlar yakılırken bizde sadaka taşları vardı’ der.</p>
<p><strong><img class="alignleft" src="http://www.stargazete.com/dosya/icerik/090801-091043-paz81.jpg" alt="Dosya:/dosya/icerik/090801-091043-paz81.jpg" width="168" height="262" />Nedir Avrupa? </strong></p>
<p>Avrupa bir kıta değil, Asya’nın bir uzantısıdır. Kıta olabilmesi için, etrafındaki büyük kara parçalarıyla arasında doğal sınırlar olması gerekir. Ural Dağları ya da İstanbul Boğazı Avrupa’yı Asya’dan ayırmıyor. Bitki örtüsü, iklim değişikliği yok. Avrupa kıta ise Hindistan da ayrı bir kıta olmalı. Nüfusu Avrupa’nın 5 katı, yüzölçümü de Avrupa’yla aynı.</p>
<p><strong>Avrupa’da bugün İslam var mı?</strong></p>
<p>Toplam 25 milyona yakın Müslüman yaşıyor Avrupa’da. 8’inci yüzyıldan bu yana ezan okunuyor. 1500’lere dek Endülüs’te, sonrasında ise Osmanlı’ya ait Avrupa şehirlerinde İslamiyet yaşıyordu. Gotik mimari, İslam etkisiyle oluşmuştur. Bilimsel ve felsefi eserlerin yanı sıra, mesela sulama teknikleri de Müslümanların Avrupa’ya ciddi katkılarıdır. Farklı toplum kesimlerinin ve farklı ırklardan kişilerin bir arada yaşaması, Avrupa’ya İslam kültüründen aktarılmıştır. Yahudi filozof İbn-i Meymun Endülüs’te yetişiyor. Ve Müslümanlardan öğrendiklerini kendi inancına aktarıyor.</p>
<p><strong>Avrupa Medeniyeti nasıl yükseldi?</strong></p>
<p>Avrupa, kendisini merkeze oturtup diğer medeniyetleri ikincil bir konuma itti. Böylece tarih, coğrafya, kültür gibi alanlarda, dünya çapında adaletsiz bir düzen ortaya çıktı. Mesela, Afrika kıtası, Kuzey Amerika’dan çok daha büyük olduğu halde, dünya haritalarında daha küçük gösteriliyor! Hindistan demokrasisi, dünyanın en büyük demokrasisidir fakat oraya kimse bakmıyor. 2002’de, Hindistan’da bir Müslüman cumhurbaşkanı oldu. 5 milyon nüfuslu Belçika’nın demokrasisi, 1,5 milyarlık Hindistan’dakinden daha mı gelişkin? Bu illüzyonları, mitleri sorgulamazsak olmaz.</p>
<p><strong>Tarihi doğru algılarsak neler değişir?</strong></p>
<p>Şurası kesin: Tarihsel yalanlar, toplumumuzu hasta ediyor. Avrupa tarihini doğru okursak siyasi, toplumsal, bireysel bir kompleksi, güven sorununu aşabiliriz.</p>
<p><strong>Oryantalizm sizce nedir?</strong></p>
<p>Oryantalizm iki yönlü bir olgudur. Doğu’yu Batılı gözüyle algılama, tanımlama ve yorumlamayı getirdiği gibi; Doğu’ya, Batı’yı yine Batılı bir çerçeve içinde tanıtıyor. Yani ‘Batı üstündür’ görüşünü empoze ediyor. Bizdeki ‘Avrupa’nın aklı varsa bizim de kalbimiz var’ ya da ‘Avrupa akıldır, Asya ruhtur’ gibi söylemlerin kökeni de Oryantalizmdir. Peyami Safa da bu tuzağa düşmüştür maalesef.</p>
<p><strong>Don Quixote Müslüman mıydı?</strong></p>
<p>Don Quixote (Don Kişot) uzmanlarına göre, Cervantes bu ünlü roman karakterini tasarlarken Endülüslü uzlaşmaz entelektüel İbn-i Hazm’ı model almıştır.</p>
<p><strong>Eurovision’a girdi diye İsrail Avrupalı olmadı</strong></p>
<p><strong>Avrupa Medeniyetinin temelinde Hıristiyanlık mı var?</strong></p>
<p>Avrupa medeniyeti üç salkımlanmadan oluşuyor: 1- Yahudi-Hıristiyan, 2- Rus-Slav ve 3- İslam-Türk medeniyetleri. Avrupa merkezli söylem bize bir tek Yahudi &#8211; Hıristiyan köklerden söz ediyor. Halbuki Avrupa bu üç unsurdan oluşan bir bütündür. İslam &#8211; Türk salkımını çıkarırsak, Avrupa’yı doğru tanımlayamayız.</p>
<p><strong>İsrail, bir Avrupa devleti mi? </strong></p>
<p>Bosna-Hersek bir Avrupa devleti. Eurovision Şarkı Yarışması’na katılması, İsrail’i Avrupalı yapmaya yetmez.</p>
<p><strong>Cumhuriyet’ten sonra Avrupa’yla bağımız kesildi</strong></p>
<p><strong>Hitler, Yahudiler yerine başkalarını katletseydi ne olurdu?</strong></p>
<p>Hitler aynı katliamı Kenya’da yapsaydı, bu derece büyük bir kötülük simgesi haline gelir miydi? 1979’dan sonra Pol Pot da milyonlarca insanı katletti ama bugün insanların zihninde Hitler’e benzer bir Pol Pot imgesi yok. Bu algıda bir dengesizlik var. Vahşet ve cinayeti bile Batı’nın tercihleri doğrultusunda algılıyoruz.</p>
<p><strong>Osmanlı ile Avrupa’nın ilişkisi nasıldı? </strong></p>
<p>Cumhuriyet’ten sonra, Avrupa’yla bağlarımız kesildi. Osmanlı, Avrupa’yla daha içli dışlıydı. Orada topraklarımız vardı; sarayda Avrupalı müzisyenler, ressamlar, yöneticiler, aile üyeleri vardı. Mesela, Abdülaziz vals besteliyor, Abdülhamit çocuklarına piyano öğretiyordu. Cumhuriyet’le birlikte bu iç içelik ortadan kalktı. Avrupalılaşma diye bir hedef tutturuldu. Ve bu bir beyin yıkama operasyonuna dönüştü. Öncesinde aynı muhitte, aynı sofrada oturduğumuz Avrupa, bir mitolojik olgu haline geldi. Avrupa da Osmanlı’yı etkiliyor, biçimlendiriyordu. Bu doğal etkiler, yakınlıklar ortadan kalktı.</p>
<p><strong>MURAT MENTEŞ</strong></p>
<p><strong><strong><em>alıntıdır&#8230;</em></strong><br />
</strong></p>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=96" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/mustafa-armagan-roportaji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İskender Pala Röportajı</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/iskender-pala-roportaji</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/iskender-pala-roportaji#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2009 19:15:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kitapkolik.Net</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[iskender pala]]></category>
		<category><![CDATA[kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Türk Edebiyatı: Divan Edebiyatı hakkında konuşalım mı hocam? Meselâ önce bu gelenekten      kopuşumuzu hatırlayalım.
İskender Pala: Söze şikâyet ederek başlamayı pek benimsemem ama      buradaki kopuşun sebebi bir iki değil ki! Hayat değişmiş, düşünce değişmiş,      kültür değişmiş vs. Ama asıl güçlük, dilin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Türk Edebiyatı:</strong></span> <strong>Divan Edebiyatı hakkında konuşalım mı hocam? Meselâ önce bu gelenekten      kopuşumuzu hatırlayalım.</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> Söze şikâyet ederek başlamayı pek benimsemem ama      buradaki kopuşun sebebi bir iki değil ki! Hayat değişmiş, düşünce değişmiş,      kültür değişmiş vs. Ama asıl güçlük, dilin değişmesinde. Bir insan okuduğunu      anlamalıdır. Okuduğunu anlayamıyorsa, o zaman kendisine sormalıdır &#8220;Bunu      anlamamak benden mi, yoksa bunu yazandan mı kaynaklanıyor?&#8221; diye&#8230; Biz      genellikle kolaycılığa kaçarak ikincisi için oy kullanırız. &#8220;Bunu anlamamak      bendendir&#8221; demeyiz, &#8220;bu şair bana göre söylememiş&#8221; deriz. Bunu dedirtmek      için propaganda da yapılmış tabi. Bugünün gençleri divan şiiri ile      karşılaştıklarında, hiç itiraf etmeseler bile öncelikle şöyle düşünüyorlar:      &#8220;Şimdi bu şair kim bilir ne kadar derin şeyler söyledi; ben kimim, bunu      anlamak kim, boşveer&#8221;. İşte itiraf edemediğimiz      asıl büyük problem burada ve bizim eski şairlerimiz bugüne bire bir hitap      edecek sözler söylemelerine rağmen kelimelerimizi değiştirdiğimiz için      onları anlamaz olduk. Anlamazlığmıza mazeret      için de &#8220;Bu adamlar zaten birtakım üst rütbeli insanlara, padişahlara,      vezirlere filân şiir yazıp karşılığında para alan, hediyeler alan      dalkavuklardı&#8221; gibi gülünç, bugün için artık hiçbir kıymet-i     harbiyesi olmayan, çocukların bile güldüğü, bir      fikir yapısı oluşturuldu.<br />
Şiir, atalarımız için bir ihtiyaçmış eskiden. Televizyonu olmayan,      uçağın, gazetenin, matbaanın icat edilmediği yıllarda; insanların sinemaya      gidemedikleri, tiyatro seyredemedikleri zamanlarda şiir o toplumun tam      merkezinde duran bir eğlence vasıtası, estetik boyutu, onu şekillendiren söz      yapısının temeliymiş. Sözün değeri varmış ve değerli bir şey      söyleyecekseniz, onu şiir formatında söylemek istiyormuşsunuz. Bugün söze      değer verilmiyor. Alelâde lâflar söylüyoruz, küfürler ediyoruz vs. İncir      çekirdeğini doldurmayacak şeyler. Söz diye söylediklerimiz bile eksik.      Bağırıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, sözümüzün değerini düşürüyoruz. Böyle      bir çağa bundan dört yüz sene önceki şairin baktığı o yüksek pencereden      baktığımızda anlamamamız tabiîdir.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Türk Edebiyatı:</span> Divan şairi kimdir sizce? Bize profilini çizer      misiniz?</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> Bu soruyu her yıl öğrencilerime ilk derste      sorarım ben. En az birkaç kişi, onu, sarayda yaşayan biri zannetmektedir.      Hâlbuki çok araştırmalar yapılmıştır, istatistikler vardır, bu şairlerin      saraya girip çıkanlarının sayısı öyle zannedildiği kadar çok değildir.      Saraylı, yani bizzat saray ailesine mensup olanların oranı yüzde bir bile      etmez. Osmanlı padişahlarının 27 tanesi şairdi, divanları var, bu doğru&#8230;      Şehzadeleri ve diğer akrabalarını da saydığımızda saray, şiirin has      mekânıydı, bu da doğru&#8230; Ama saraya girip çıkan vezirler, kaptan-ı      deryalar, kazaskerler, eyalet valileri vs. bunları da toplasanız, saraya      ömründe bir defa işi düşmüş, yahut sultanı ömründe bir defa uzaktan görmüş      adamları da ekleseniz, divan şairleri içerisinde yüzde on beş etmez. Gerisi     ya kunduracı, ya      sokak satıcısı, ya filânca yerde medrese hocası      veya devlet görevlisi, hatta okuma yazma bilmeyen, hatta gayrimüslim ama o      şiirin büyüsüne kapılıp şiir söyleyen insanlar. Şimdi, okuma yazma bilmeyen      insanlar bile gazel veya kaside söyleyebildiğine göre, öyle pek de halktan      uzak sayamayız, değil mi?!. Eğer bir kaşık ustası, ne bileyim bedestende bir      sandık sahibi, falanca yerdeki kuyumcu, filânca sahaf veya mürekkepçi bu      şiiri yazabiliyor idiyse, o zaman bu adamlar halk değildi. Sırf sizin bu      sorduğunuz sorunun cevabını verebilmek için bir roman yazdım ben. İnşallah      önümüzdeki Ocak ayında piyasaya vereceğiz.</p>
<p align="justify"><strong> <span style="text-decoration: underline;">Türk Edebiyatı:</span></strong> <strong>L&amp;M değil mi? O konuya ve kitaplarınızla ilgili kısma      geçmeden bir soruyu daha cevaplamanızı istiyorum hocam, divan      şiirinin dinamikleri nelerdi?<br />
</strong><br />
<strong>İskender Pala:</strong> Hiç şüphe yok ki, klâsik şiirimiz Rahmanî bir      şiirdi. Özünü ve özetini toplumun dinamiklerinden alıyordu. Toplumun      problemleri fazla görülmüyordu, çünkü bir defa fazla problemli bir toplum      değildi. Daha sonraları toplumun problemlerinin arttığı dönemlerde ise      edebiyat kendi problemlerini bitirmişti. Klâsikleşme döneminde bizim      şairlerimiz tamamen toplumun dinamiklerini esas alıyorlardı. Neydi bunlar?      İslâm dini, bu dine dayalı ilimler (tefsir, hadis, fıkıh vs.), tasavvuf,      genel kültür, millî kültür, atasözleri, deyimler vs. Bunların hepsi divan      şiirinin içine sindirilmişti. Zaten şairler de bunu söylemek zorundaydılar,      çünkü kendileri öyle yaşıyorlardı. Şair, kendi çağının edebiyatını yaptığına      göre kendi çağını anlatacaktı.<br />
Klâsik şiirimiz mücerret (soyut) bir şiirdir, ama o mücerret tarafı      anlatırken müşahhas (somut) olan eşyadan da istifade eder, gündelik hayattan      da&#8230; Mücerredi anlatırken daima müşahhası örnek gösterir. Böyle olunca biz      XVI. yüzyılda, XVII., XVIII.yüzyılda sırasıyla ne zaman, nerede, nasıl      yangınlar olmuş; ne zaman, nerede, nasıl baharlar gelmiş; hangi savaşlar      nasıl yapılmış; ne zaman isyanlar gibi sosyal olaylar olmuş; yani toplumla      ilgili hâdiseleri bu şiirin satır aralarından takip edebiliyoruz. Bu yüzden      ben diyorum ki, divan şiiri için tarihi bilmek şarttır. Tarih için de divan      şiirini bilmek şarttır, bu da ayrı bir bahistir. Sanki bunlar bir elmanın      iki yarısı gibidir. Divanların içerisinde tarihlerin kaydetmediği teferruat      vardır, hisler, düşünceler vardır; tarihlerin içerisinde de divan      şairlerinin hislerine, düşüncelerine zemin teşkil eden hâdiseler vardır. Bu      hâdiselerle bu düşünceleri örtüştürdüğünüz zaman klâsik şiir bize gerçek      yüzünü açar; ancak o zaman biz onun hakikî güzelliğinin farkına varabiliriz.      Tarihi baştan inkâr eden bir toplumda yaşıyorsanız, bu şiirin çok da güzel      olduğunu kimseye anlatamazsınız. Ne var ki günümüzün gençleri divan şiirinin      içindeki güzelliği, sıcaklığı, rengi, kokuyu çok net alabiliyorlar; aşinalık      ve dostluklar yeniden kurulabiliyor.<br />
Bu güzelliğe sahip olmak isteyen çağımız insanlarının biraz kitap okumaları      lâzım ve okunacak çoook kitap var.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Türk Edebiyatı:</strong> </span><strong>Tamam hocam şimdi o kitaplara gelelim. Divan      edebiyatı konusunda okunacak kitapların çoğunu da siz yazdınız. Hatta      yazmakla da kalmadınız, şimdi bir de yayın evi kurdunuz. Biraz anlatır      mısınız; neden ihtiyaç duydunuz bir yayın evine, plânlarınız, çalışmalarınız      nelerdir?</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> Öncelikle profesyonelce bir iş başarmak, güzel      kitaplar basmak, kitabın haysiyetini biraz daha yükseltmek; ikinci olarak da      divan şiirine karşı borcumu ödemek için bir yayın evi kurdum. Yalnızca kendi      kitaplarımı basacak bir yayın evi bu. Sağ olsunlar profesyonelce çalışan iki      ortağım, çok gayretli bir editörüm ve estetik avcısı personeliyle     GrataNonGrata adlı bir de ajans bu konuda beni      yönlendirdiler. Hepsi öncelikle profesyonellik ruhu olan insanlar bunlar ve      böyle bir ortamda iş üretmek zevke dönüşüyor. Bunun içindir ki L&amp;M&#8217;in      her şeyi baştan sona profesyonelce düşünülüp düzenlendi. Prensibimiz      mükemmele ulaşmaktı ve öyle de oldu.<br />
Ben kaliteli olanın kalıcı olacağına inanıyorum. Kitaplarımıza bakınca      zaten bunu anlayabilirsiniz. Tarihe kalacak kitaplar ile     vitrinlenmesi güzel olan kitaplar aynı      kitaplardır. Bu bakımdan L&amp;M yayıncılığın bastığı kitaplar yüz akımız      olacaktır. Yeter ki içerikleri bizi utandırmasın. İkinci sebebe gelince: Ben      divan şiiri yüzünden bunca yıldır dost kazandım, itibar kazandım, para da      kazandım. Yani bugün geldiğim noktayı Divan Edebiyatı&#8217;na borçluyum. Divan      şiirine borcumu ödemek için şimdi L&amp;M Yayıncılık ortaya çıktı. Para      kazanmaktan ziyade divan şiirinin daha geniş, daha değişik ve daha yaygın      muhitlere ulaşması için bir gayret bu.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Türk Edebiyatı:</strong></span> L<strong>&amp;M neyin açılımı?</strong></p>
<p><strong> İskender Pala:</strong> L&amp;M, Leyla ile Mecnun&#8217;un açılımı. Biz bunu &#8220;elem&#8221;      diye okuyoruz. Bu aynı zamanda romanımın da adı. Leyla ile Mecnun&#8217;un ve      divan şairlerinin çektikleri acıları düşününce yayın evinin harflerini elem      okumamızın daha anlamlı olacağı kanaatine vardım. Hatta ben &#8220;Edebiyatın      elemden ibaret olan kısmıyla ilgileniyorum&#8221; desem yalan olmaz. Divan şiiri      eleme yakın durur çünkü.</p>
<p align="justify"><strong> <span style="text-decoration: underline;">Türk Edebiyatı:</span>Yalnızca divan şiiri      kitapları mı yayınlayacaksınız peki?</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> L&amp;M Yayıncılık yalnızca İskender Pala kitaplarını      yayınlayacak. Dostlarımla dost kalabilmek için yayıncılığı kendi      sınırlarımın dışına taşırmamayı yeğledim. Zaten bu benim işim de değil,      üstelik beni çok aşar. Ben yayıncılık yapmaya değil, kendimin yayıncısı      olmaya talibim. Bunu yaparken de az evvel söylediğim gibi profesyonelce iş      yapmayı hedefledik. Geçtiğimiz     birbuçuk yıldır piyasada kitaplarımın pek çoğu      bulunmuyordu. Hem önceki yayıncılarımın hakları zayi olmasın diye, hem de      okuyucularımda belli bir özleyiş oluşsun diye kitapları yeniden basmak için      bu kadar bekledik. Tabi yeni hazırladığım kitapları da yayınlamadık. Şimdi      elimizde hiç yayınlanmamış yedi, mevcudu tükenmiş olarak da 26 kitap var. Bu      arada geçen zaman içerisinde okuyucu talepleri son haddine ulaştı.     Geçtiğimiz birkaç ay içerisinde her gruba ait      kitapçılardan pek çok sipariş aldık. Bu günlerde de kitapçıları      dağıtımcılarımızla buluşturuyoruz. Yani okuyucu artık kitapçılarda L&amp;M      yayınlarını da bulabilecektir. En azından yirmi tanesi bugünlerde      kitapçılara ulaştı. Geriye kalan on üç kitabı da her ay iki tane olmak üzere      yıl boyunca yayınlayacağız inşallah. Bunların hepsi projelendirilmiş işler      ve profesyonelce yönetilip yönlendirilmektedir.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Türk Edebiyatı: </span>Hocam, okuyucuya 20 kitap birden sundunuz, acaba      fazla yüklenmediniz mi?</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> Bunların dört tanesi yeni, diğerleri eski      kitaplarımın L&amp;M baskılarıdır. Şimdi bastığımız kitapların pek çoğu zaten      okuyucu talepleriyle dolu, potansiyel okuyucusu olan kitaplar. İki Dirhem      Bir Çekirdek, Ayine, Müstesna Güzeller, Ve Gazel Yeniden vs. Bu serilerin      ikinci kitapları olan Gözgü, Efsane Güzeller vs.      okuyucu karşısına ilk defa çıkmış olacak. Çok ilgi göreceğini umduğumuz iki      kitabımız daha var. Kahve Molası ile Tavan Arası. Bu iki kitap hem      eğlenceli, hem öğretici, hem eğitici kitaplar. Her seviyeden insana hitap      ediyor ve tarihî anekdotlar, fıkralar, olaylar, hikâyeler vs. ile dolu.      Okuyucular ellerinden düşürmeyecekler inşallah.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Türk Edebiyatı:</span> Hocam! Uzun zamandır bir roman yazdığınızı      biliyoruz. Biraz da ondan bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> Evet. Adı L&amp;M olacak inşallah. Yazıp bitireli çok      oldu. Ancak biraz demlensin diye bekletiyorum. Aralık&#8217;ta son bir defa okuyup      baskıya vereceğim.<br />
Divan Edebiyatı&#8217;yla ilgili Fuzuli&#8217;nin      hayatını roman olarak yazabilirsiniz ama bu sadece      Fuzuli&#8217;yi örnek alır. Bakî&#8217;yi yazarsınız Bakî&#8217;yi romanlaştırmış      olursunuz. Bütün bir Divan Edebiyatı maceramızı bir tek romanda      toplayabilirsem bu romanı okuyan insanlar Divan Edebiyatı okumadan, Divan      Edebiyatına ait söylemlerin ağırlığı altında ezilmeden romanın sonuna      geldiklerinde Divan Edebiyatı hakkında kanaatlerinin değiştiğini görecekler.     Fuzuli&#8217;nin Leyla ile Mecnun kitabını (L&amp;M)      romanın baş kahramanı seçtim bu yüzden. Daha soft      bir bakış açısıyla divan şiirinin kapısından girilsin diye. Romanımın konusu      gereği bu kitap Osmanlı coğrafyasında pek çok yeri dolaşıyor. Meselâ      Nedim&#8217;in eline gelince Nedim ile Fuzuli&#8217;yi      karşılaştırabiliyorum. Şeyh Galib&#8217;in eline      ulaştığında Şeyh Galib ile      Fuzuli&#8217;yi ortak noktalarda birleştirebiliyorum. Romanda statik bir      yapı yok. Kitabın satırları arasında Babillilerin      vaktiyle uzay araştırmaları yapan bilge papazlarının, rahiplerinin      buldukları bir sır var. Bilge rahipler, galaksiler arasında yapılacak bir      yolculukta kara deliğin dünyalılar tarafından veya uzaylılar tarafından      kullanılması hâlinde olabilecekleri hesap ediyorlar. Buldukları gerçek      onları da korkutuyor ve diyorlar ki, eğer insanlar bunu şimdi duyarlarsa      bize çıldırmış gözüyle bakarlar, boynumuzu vurdururlar. O hâlde bunu      şifreleyip saklayalım diyorlar. Aradan yıllar geçince, yedi bölümlü bu      şifre, Fuzuli tarafından Leyla ile Mecnun kitabı içine saklanıveriyor.      Böylece bir kovalamacadır başlıyor. Cinayetler, entrikalar, polisiye      koşuşturmacalar, gizli teşkilâtlar vs. Nefes nefese bir roman.Osmanlı      coğrafyası merkezde olmak üzere üç buçuk asır      boyunca dünya coğrafyasında bir hareketlilik. Roma&#8217;da, Londra&#8217;da, Fransa&#8217;da,      Bosna Hersek&#8217;te,      Moldovya&#8217;da, Eflak-Boğdan&#8217;da, Halep&#8217;te,      Şam&#8217;da gezen bir kitap ve kitabın peşinde sürüklenip giden heyecanlı bir      kovalamaca. Denizlerde bile süren bütün bu koşturmaca esnasında L&amp;M ile      peşindeki bilginler, hırsızlar, casuslar ve diğerlerinin yolları hep      şairlere uğruyor. Şairlere uğradıkça da aşktan bahsediyorlar. Aşkın 7      derecesini konuşarak kitapta saklı yedi şifreyi çözmeye çalışıyorlar.      Gerisini romanda okuyalım inşallah.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Türk Edebiyatı:</span> İnşallah hocam, teşekkür ederiz.</strong></p>
<p><strong>İskender Pala:</strong> Ben teşekkür ederim.</p>
<p>Kaynak: Türk          Edebiyatı Dergisi 2003</p>
<p><em>Bu yazı alıntıdır&#8230;</em></p>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=88" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/iskender-pala-roportaji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Elif Şafak Röportaj</title>
		<link>http://www.kitapkolik.net/elif-safak-roportaj</link>
		<comments>http://www.kitapkolik.net/elif-safak-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 08:51:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kitapkolik.Net</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[elif şafak]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kitapkolik.net/?p=67</guid>
		<description><![CDATA[Gazetecilik ve yazarlık kimliklerinizle tanınıyorsunuz. Peki, siz kendinizi hangisine daha yakın görüyorsunuz? Köşe yazarlığının sizdeki yeri nedir? 
Ben kendimi öncelikle romancı olarak görüyorum. Edebiyatçı olarak. Benim gözümde edebiyatın yeri apayrı. Ama gazete de önemli bir mecra. O kanaldan pek çok okura gündelik hayatın temposu içinde ulaşma şansınız oluyor. Buna da kıymet veriyorum ve gazetede yazmaktan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img class="alignleft" title="elif şafak" src="http://iselldreams.files.wordpress.com/2009/07/elif_safak_ask_kitabi_.jpg" alt="" width="292" height="416" />Gazetecilik ve yazarlık kimliklerinizle tanınıyorsunuz. Peki, siz kendinizi hangisine daha yakın görüyorsunuz? Köşe yazarlığının sizdeki yeri nedir? </strong><br />
Ben kendimi öncelikle romancı olarak görüyorum. Edebiyatçı olarak. Benim gözümde edebiyatın yeri apayrı. Ama gazete de önemli bir mecra. O kanaldan pek çok okura gündelik hayatın temposu içinde ulaşma şansınız oluyor. Buna da kıymet veriyorum ve gazetede yazmaktan da ayrı bir keyif alıyorum.</p>
<p><strong>Elif Şafak kendini romana nasıl hazırlar, günlük hayattaki gözlemlerinizi ufak notlara iliştirir misiniz? Roman yazma sürecinizden bizlere biraz bahseder misiniz?</strong><br />
Benim için senede iki mevsim var: roman yazma mevsimi, romandan çıkış mevsimi. Yazarken deli gibi bir tempoyla çalışıyorum. Gece gündüz. AŞK’ı hep geceleri yazdım. Çocuklar uyuduktan snra, gece yaratığı oldum.</p>
<p><strong>Okuyucuya emanet ettiğiniz bir kitaptan sonra bir süre yazmaya ara veriyor musunuz yani siyah sütte bahsettiğiniz loğusalık depresyonuna benzer bir durum yazarlık için de geçerli mi? </strong><br />
Her kitaptan sonra biraz bekliyor, demleniyorum. Bir kitabı bitirir bitirmez hemen telaşla yenisine başlamıyorum. Hayatın bana ne getireceğine bakıyorum. Bekliyorum. Çünkü etrafımız alametlerle, okunmayı bekleyen işaretlerle dolu. Hayatı okumaya çalışıyorum. Ben en çok hayattan besleniyorum galiba. Bir de kendi içime yolculuk yapmaktan. Tasavvuftan öğrendiğimiz temel noktalardan biri de bu yönde. İnsan kainatın aynası. O büyük evrende olan biten ne varsa, hepsi mikro düzeyde bizim içimizde de mevcut.</p>
<p><strong>Bit palas romanınız televizyon dizisi haline getiriliyor, daha önce de Menekşe ile Halil adlı dizinin senaryosunu yazmıştınız. Senaryo ve roman yazmak arasında nasıl farklar var? </strong><br />
Televizyon ve edebiyat ya da sinema ve edebiyat farklı tempolara sahip. Farklı dinamiklerle işliyorlar. Ama arada güzel bir diyalog kurulabilirse edebiyatın sinemaya, sinemanın da edebiyata çok şey katabileceğine inanıyorum. Farklı sanat dallarından ilham alıyorum.</p>
<p><strong>Son kitabınız AŞK büyük yankı uyandırdı, tasavvufa olan ilginizi bilmekteyiz, merak ettiğimiz bu konuyu yazmaya nasıl karar verdiğiniz ve okuyucuya sunmak için doğru zamanı nasıl belirlediniz? </strong><br />
Benim tasavvufa doğru akmam bundan onbeş sene evvel başladı. O dönemlerde ağırlıklı olarak entellektüel bir ilgiydi. Tezimi Bektaşi ve Mevlevi düşüncesi hakkında yazdım. Bu konularda okumayı, düşünmeyi hep sevdim. Zamanla akıldan gönüle indi. Kalben bağlandım tasavvufa. AŞK’a gelince, ben ilahi ve dünyevi boyutlarıyla aşkı anlatan bir roman yazmak istedim. Aşkın dünü ve bugünü üzerine&#8230; Hem Doğusu hem Batısı olsun istedim. Benim gözümde bu roman aşk ve yolculuklar üzerine kurulu. O zaman baktım ki kitabın yolu Şems’ten geçiyor. Aslında bu romanı yazarken benim ilk çıkış noktam aşktı. Bizler aşkı unuttuk kısmen ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Hep arayış hâlindeyiz. Ve bu arayış evrensel. Bütün insanlığın ortak arayışı.</p>
<p><strong>Aşk’ın hazırlanma sürecindeki araştırmalardan ve iki ‘tanınmış’ karakter üzerine hikâye yazmanın kurgu aşamasındaki zorluklarından bahseder misiniz?</strong><br />
Hazreti Mevlana ve Tebriz’in güneşi Şems’i anlatan bir roman yazmak hakikaten zordu. Öncelikle benim bu insanlara saygım var, hürmetim var. Belli bir edeb içinde anlatmak istedim. Öte yandan edebiyatın ve sanatın kendi dinamikleri var. Kimseyi kahramanlaştırmadan anlatmak istedim ki okur da karakterleri yüreğinde hissedebilsin.</p>
<p><strong>Akademik kariyeriniz de bir yandan devam ediyor. Bir süredir Arizona Üniversitesinde Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde çalışıyordunuz. Ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? </strong><br />
Çocuklar doğduktan sonra bazı temel değişiklikler yaptım hayatımda. Bir senedir üniversitede ders vermiyorum. Ama daha evvel üniversitede hocaydım. Yardımcı doçentliğe kadar geldim, sonra bıraktım. Hep disiplinlerarası ilerledim akademide. Uluslararası İlişkiler, siyaset bilimi, kadın çalışmaları, kültürel çalışmalar&#8230;. Bu alanlarda dersler verdim. Kültür, kadınlık ve edebiyat üzerine yoğunlaştım.</p>
<p><strong>Yazın kariyerinize başlarken örnek aldığınız isimler kimlerdi? Son zamanlarda takip ettiğiniz ve bizimle paylaşmak istediğiniz bir isim var mı? </strong><br />
Kendime örnek aldığım isimler yok. Çok sevdiğim ve “ruhdaşım” addettiğim isimler var. Hem de pek çok. Dünyanın her yerinden. İnsana kıymet veriyorum. Bireye önem veriyorum. Her insan aslında bir hikaye anlatıcı. Hepimizin içinde anlatılmayı bekleyen bir hikaye var. ben genelde insanları dinlemeyi seviyorum.</p>
<p><strong>Ekonomik kriz, edebiyatı da çok etkiledi. Edebiyat dünyasının kalkınması için neler yapılabilir? </strong><br />
Ekonomik kriz edebiyatı etkiledi, doğru. Bizim için öncelikle korsan kitap çok büyük bir sıkıntı. Bu konuda duyarlılığımızı artırmamız lâzım. Ama doğrusu ben Türkiye’de son derece samimi ve hakiki bir edebiyat okuru olduğuna da inanıyorum. Öyle bir okur ki bir kitabı çok severse onu alıp başkalarına hediye ediyor, etrafına, ailesine okutuyor. Aynı kitabı en az beş kişi okuyor. Elden ele dolaşıyor kitaplar. Bunlar beni çok duygulandıran şeyler. Türkiye’deki edebiyat okurunun bende çok özel bir yeri var.</p>
<p><strong>One dergisi okurları adına bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Son olarak yazarlık kariyerine yön vermek isteyen gençler için önerileriniz nelerdir? </strong><br />
Eğer yazmayı hakikaten seviyorlarsa, kim ne derse desin, yazıdan asla vazgeçmemelerini öneririm. İnanç, aşk ve emek bu işin üç olmazsa olmaz unsuru.</p>
<p>Çok teşekkür ederim&#8230;.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #333333;"><strong>alıntı: <span style="color: purple; font-size: x-small;">Kaçak Yayın, Sayı 44, Şubat 2007</span></strong></span></span></p>
<p><a href="http://www.kitapkolik.net/?ibsa=share&id=67" id="share-link-">Paylaş</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kitapkolik.net/elif-safak-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

